19/9/2007 · Kategori: Makale Yorum
TÜRKİYE-ÇİN İLİŞKİLERİNDE
DOĞU TÜRKİSTAN MESELESİ
Çin ile ilişkilerin, eşitlik, bağımsızlık, toprak bütünlüğüne ve egemenliğe saygı, iç işlerine karışmamak ve ortak yarar temelinde geliştirilmesi, Türkiye’nin samimi isteğidir. Zira bu temenniler Türk dış politikasının omurgasını teşkil etmektedir. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin Diplomatik ilişkilerde bulunduğu ülkelerden aynı samimi yaklaşımları beklemesi doğal karşılanmalıdır.
Türkiye-Çin arasındaki diplomatik ilişkilerin, karşılıklı ziyaretler düzeyine gelmesi seksenli yılları bulmuştur. Fakat gerçekleşen ziyaretler sırasında ne yazık ki Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye’yi sürekli olarak Doğu Türkistan sorununun dış destekçisi olarak göstermiştir. Bu çerçevede karşılıklı gerçekleşen üst düzey ziyaretlerde sürekli Doğu Türkistan sorunu gündeme getirilmiş ve ikili ilişkilerin gelişmesinin ön şartı olarak ortaya konulmuştur.
Çin Hükümeti nedendir bilinmez, bölgede uyguladığı politikaları dikkate almadan, bu problemi sürekli Türkiye’de aramaya ve her fırsatta dile getirmeye çalışmıştır.
Geçen süre içersinde değişen tek şey, Çin yönetiminin 11 Eylül süreci sonrasında Doğu Türkistan meselesine ilişkin tanımlamalarında meydana gelmiştir. Daha önce Doğu Türkistan’daki Uygur olaylarını “Pantürkist” bir tehdit olarak tanımlayan Çin yönetimi, 11 Eylül saldırıları sonrasında, konjöktüre uygun yeni çerçeve belirlemiştir. Uluslar arası siyasi güçlerin desteğini almak amacıyla Çin yönetimi bu kez, Doğu Türkistan meselesini, Taliban ve El Kaide gibi uluslar arası İslamcı örgütlerle irtibatlı “Panislamist” bir terör hareketi şeklinde tanımlamaya başlamıştır.
Bu yeni tanımlamanın Çin-Türkiye ilişkilerine yansımasını beklemek elbette doğal ancak henüz böyle bir gelişmenin olmadığını, Çin’in hala “Pantürkist” tehdit söylemiyle Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye göç etmiş grup üzerindeki baskılarından anlayabiliyoruz.
Ankara’da ODTÜ‘de “Bahar Şenlikleri” adı altında kutlanan mezuniyet töreni sırasında, okulda öğrenim gören yabancı öğrencilerin kendi kültürlerini sergilemeleri amacıyla oluşturdukları standları gezerken, Doğu Türkistanlı Uygur öğrencilerin de açtıkları standı gördük. Ancak ilginç bir durum hemen dikkatimizi çekti. Her stantta ülke bayrakları yer almasına rağmen Uygur Türkü öğrencilerin standında olması gereken ve Doğu Türkistan’la özdeşleştirdiğimiz “Gök Bayrak”ın olmadığını, masanın alt taraflarına adeta gizlenmiş/saklanmış şekilde bulundurulduğunu gördük. Bunun nedenini sorduğumuzda ise öğrenciler, Gök Bayrağın asılmasının Çinli yetkililerce ODTÜ yönetiminin aranarak engellendiğini, bunun gibi birçok etkinlikte Gök Bayrağı asamadıklarını, zira Çin B.Elçiliği çalışanlarının direkt etkinliğin gerçekleştirileceği kurumun veya bölgenin idarecilerini arayarak uyarıda bulunduklarını, kendilerinin de Türkiye’ye Çin nezdinde sıkıntı vermemek için bayrağı asmadıklarını söylediler.
Anlatılanlardan 1965 yılında toplu şekilde Türkiye’ye göç eden Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin, Türkiye’deki kültürel etkinliklerinin bile yoğun baskı ile karşı karşıya kaldıklarını öğreniyoruz. Gazi Üniversitesi gibi “Yerli” ve “Milli” bir üniversitenin, düzenlenen bir konferans için tahsis edilen binanın kapılarını kapatarak her hangi bir açıklama yapmamış olması da endişe verici diğer bir gelişme. Peki Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri gerçekten Çin’de faaliyet gösteren siyasi gruplarla irtibatlı mı veya son dönem itibariyle söylendiği gibi İslamcı/şeriatçı yapılara mı mensuplar?..
Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri 1965’li yıllarda Türkiye Cumhuriyetinin aldığı bir kararla Pakistan’dan toplu şekilde Türkiye’ye göç etmişler. Yaklaşık 300 kişilik bir grup halinde Kayseri’ye yerleştirilen Doğu Türkistanlı Uygurlar burada Hoca Ahmet Yesevi mahallesinde yaşamaya başlamışlar. Geçen süre zarfında Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri, içersinde yaşadıkları “Ana Üst Kültürel Sistem” olan “Türkiye Türklüğü”ne entegrasyonlarını tamamlamış durumdalar. Bazı kültürel özellikleri dışında Kayserili bir Türkiye Türkünden farkları yok. Özellikle eğitimle kazandıkları statüler sonucunda gerçekleştirdikleri karışık/karma evliliklerle Türkiye Türklüğünün bir parçası haline gelmişler.
Siyasi kimliklerine gelince, öyle iddia edildiği gibi aşırı bir dini yapılanmaları veya bu gibi yapılanmalarla ilişkileri de yok. En azından laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetinin varlığına inanmış, Atatürk cumhuriyetine ve ilkelerine gönülden bağlı insanlar. Tamamına yakını aşırılıkların fayda getirmeyeceğine inanmış. Hatta Çin dışında yaşayan Uygurları örgütleyen, para yardımı yapan, “Sürgünde Uygur Hükümeti” kuran ABD’ye karşı hisleri bile Türkiye Türkleri ile paralel. Yani K.Irak’taki gelişmeler nedeniyle ABD’den hoşlanmıyorlar. Toplu olarak değerlendirildiğinde Türkiye’deki D.Türkistanlı Uygur Türkleri, bilinen diaspora özellik ve tutumlarını sergilemiyorlar.
Tabidir ki Doğu Türkistanlı bir Uygur Türkü olarak, Çin sınırları içersinde yer alan geçmişteki vatanlarına ilişkin duyguları mevcut, ancak bu hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının önüne geçmiyor.
Zaman zaman Çin’e gidiyorlarmış ve oradaki gelişmelerin bir kısmından memnunlar ama hala yolunda gitmeyen şeylerin de olduğunu söylüyorlar. İstedikleri yegâne şey Doğu Türkistan’da insan yerine konulmak, insan muamelesi görmek. Kültürlerine, dini inançlarına ve bu inançların gerektirdiği ritüellere saygı duyulmasını bekliyorlar. Bağımsız bir Uygur devleti iddiaları yok. Orada yaşayan akrabaları için insan haklarının gözetildiği bir yönetim beklentisini taşıyorlar sadece.
Durum böyle iken Çin Halk Cumhuriyetinin Türkiye ve Türkiye’de yaşayan D.Türkistanlı Uygur Türklerine yönelik baskısı ne anlama gelmektedir? Anlamakta zorluk çekiyoruz.
Batıya açılma stratejisi olan Çin için Türkiye jeostratejik konumuyla vazgeçilemez bir ülke. Ayrıca enerji alanı olan Orta Asya bölgesindeki Türk cumhuriyetleriyle akbalık ilişkileri bulunan Türkiye, bahsedilen bölgelerde yapılacak yatırımlar için iyi bir ortak. Şunu da unutmamak gerekir ki; Doğu Türkistan sorununun ortadan kaldırılması için Türkiye’nin desteği de şarttır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Balkanlardan Orta Asya’ya, Kafkaslardan Ortadoğu”ya kadar uzanan birçok bölgede yaşayan imparatorluk bakiyesi soydaş ve akraba unsurlar için hala “Manevi Kıble”dir.
Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerde Türkiye’nin çıkarlarına gelince; kabul etmek gerekir ki Çin büyük bir ülkedir ve BM Güvenlik Konseyinin üyesidir. Bu itibarla Türkiye açısından sorunlu konularda (PKK, KKTC vb.) Çin’in uluslar arası siyasi gücünden istifade etmek Türkiye’nin yararınadır.
Ayrıca her ülkenin ihtiyacı olduğu gibi, Türkiye’nin de kendisine manevra kabiliyeti sağlayacak unsurlara ihtiyacı vardır. Bu açıdan Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında tek kutuplu siyasi güç haline gelen ABD’nin muhtemel uygulamalarına karşılık Türkiye’nin de geliştirebileceği ittifakları bulunmalıdır. Unutulmamalıdır ki 2030’lu yıllarda Çin ekonomik gücü, dünya ekonomi sıralamasında ABD’den önce yerini alacaktır.
Bu açılardan Türkiye-Çin ilişkilerinin geliştirilmesi her iki ülkenin de menfaatine olacaktır. Bunun için gereken öncelikli hususlardan birisi; Doğu Türkistan meselesinin ikili ilişkilerin geliştirilmesine ön koşul yapılmadan dikkatlice ele alınmasıdır. Hatta belki de Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin iki ülke arasında bir köprü işlevi görebileceği, bugüne kadar yapılanın aksine, ilişkilere olumlu bir katkı yaratacak unsur olabileceği düşünülmelidir.
Erdoğan ILGAZ
![]()
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
19/9/2007 · Kategori: Makale Yorum
Erciyes Üniversitesi
Yayınları No.25
DOĞU TÜRKİSTAN’IN (DÜNÜ VE BUGÜNÜ)
TERCÜME: MEHMET CANTÜRK
KAYSERİ-1991
ÖNSÖZ
Elinizdeki şu kitapçık en eski Türk yurtlarından olan Doğu Türkistan’ı dünü ve bugünüyle tanıtmak gayesiyle hazırlanmıştır.İçerisinde bu anayurt parçasının zanaatı,ticareti,ekonomisi ve coğrafyası yer almakta,ayrıca tarih içerisinde uğradığı istilâlar ve bunlara karşı oradaki öz kardeşlerimizin pek çok mahrumiyetler ve entrikalar içerisinde mücadeleleri anlatılmaktadır.Dünyanın sosyal buhranlarla çalkalandığı şu günlerde oradaki kardeşlerimizin çektiği sıkıntılar,ibret dersi verecek sahnelerle doludur.
Bu eser,Mısır’da Dâru’l-Envâr matbaasında basılmış olan tarihsiz Arapça yazılı aslından Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet CanTürk tarafından tercüme edilmiştir. Mütercim hâlen Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Kütüphanesi’nde hizmetlerine devam etmektedir.Daktilosu ve tashihleri ise Türk Dili okutmanı Mustafa Asian tarafından yapılmıştır.
Kitabın yazarı Mehmet Emin Buğra Han,Doğu Türkistan’ın kuzey taraflarından yer alan Hoten,Kaşgar ve Yarkent vilayetlerindeki milli müdafaanın gözü pek lideridir.Aynı zamanda müderrislik yapmış kıymetli bir alimdir.Doğu Türkistan’ın eski genel valisi ve Şarki Türkistan kurtuluş partisinin de başkanıdır.
Yıllardır hürriyet ateşi ile gönülleri dağlanan ve şu günlerde yavaş,yavaş bağımsızlıklarını kazanmakta olan çeşitli Türk illerinin bu yönde attıkları her adım,Doğu Türkistan için beslenen ümitleri arttırmakta,onlarında istiklâl mücadelesini kuvvetlendirmektedir.
Doğu Türkistan’ın Coğrafi Konumu:
Doğu Türkistan 73.-99. boylamları ile 35.-44. enlemler arasında bulunan geniş topraklara sahip bir ülkedir.Doğudan Çin ve Moğolistan,Kuzeyden Batı Türkistan,Batıdan Afganistan ve kısmen Batı Türkistan,Kuzeyden Keşmir ve Tibet’le komşudur.Çinliler kendi dillerince Sinkian demektedirler.Bu «yeni topra» «yeni müstemleke» manasındadır asıl ismi ise DOĞU TÜRKİSTAN’DIR.
Yüzölçümü ve Yüzey Şekilleri:
Doğu Türkistan’ın yüzölçümü resmi kaynaklara göre 1.760.000’dır km2’dir.Bunun yarısından çoğunu kumsallar ve karlı dağlar ki buralarda pek bitki yoktur.Kalan kısmı ise soğuk dağ eteklerinden ibaret olup hayvan otlamaya elverişlidir.Etkin tarlaları ve bağlar ise engin ovalarla akarsu boylarında yer alır.
Nüfusu:
Resmi istatistiklere dayanmakla birlikte nüfusu 30.000.000 civarındadır ve bunların tamamı Müslüman Uygur Türeleri’dir.Bölgenin asil hasipleride bunlardır.Bunlardan başka Çin’li göçmenler ile Kara şehir ve Manas etrafında yerleşmiş Moğollarda vardır.
İklimi:
Doğu Türkistan,dünyanın mutedil bölgelerinden sayılmakla beraber dağlık bölgeler ve kuzey tarafları oldukça soğuktur.dağlık bölgelere kar ve yağmur çok yağar.Düz ovalarda ise yağışlar azdır.
Ekonomik Durum:
Doğu Türkistan bir tarım bölgesidir. Buğday,arpa,pirinç,darı ve benzeri gıda maddelerinin tümü;ayrıca pamuk ve yağlı hububat yanında çeşitli meyveler de yetiştirilmektedir. kendi sâkinlerinin gıda ihtiyacını karşıladığı gibi,dış ülkelere de ihracat yapabilmektedir.Bu bölgede Türk boylarından Kazak ve Kırgızlar hayvancılıkla meşguldürler.Resmi istatistiklere göre 20.000.000 büyük baş hayvancılık bulunmaktadır.
Zenaat:
Zenattlarin hepsi el ile yapılan cinstendir.Sadece 1 pamuk ve 1 de deri fabrikası varıdır.El tezgâhlarında dokunan ipekli dokumalar ve seccâdeler bunların başında gelir.Tamamı ihraç edilir.
Ticaret:
Doğu Türkistan ahalisinin bir kısmı dış ticaretle meşguldür.ihrâcât yapılan ülkelerin başında Hindistan,Pakistan,Çin ve Rusya gelir.Pamuk,yün,deri,karıda zikredilen ülkelere ihraç edilen malların önemlileridir.Bu ülkelerden de kumaş,makine,şeker,çay,ilaç ve boya gibi ihtiyaç maddeleri satın alınmaktadır.Bahsettiğimiz ticaret de devlet eliyle değil,bu ülkelerden gelen tüccarlarla Doğu Türkistanlı tüccarlar arasında yapılmaktadır.
Madenler:
Doğu Türkistan Asya ülkeleri arasında kıymetli madenler yönünden başta gelir.Bu madenler arasında gümüş, altın, uranyum, volfram, plâtin, petrol, demir, kömür, kükürt ve bakır sayılabilir. 1940’lı yıllarda Ruslar doğu Türkistan’daki uranyum,volfram ve petrol madenleri ülkelerine alabildiğine taşımışlardır.
GEÇMİŞ TARİHİ
Binlerce yıldan beri ıssız kalan çöllerin ve kumsalların altından çıkarılan eski eseler,Türkistan’ın tarih öncesinden bu yana yeşilliklere ve mamur şehirlere sahip olduğunu göstermektedir.Tarihçilerin ve eser sahibi araştırmacıların ortak kanaati de bu toprakların tarihin doğusundan bu yana Türk boyunun yerleşim yeri olduğu doğrultusundadır.Bunlar köy ve şehir halkı hanlıklar şeklinde hükümet teşkilatları vardı.M.Ö 13.asırdan itibaren ise büyük devlet sıfatıyla bu hanlıkların birleşikleri görülür. Bu Hintlilerce “TRUŞKA” İranlılarca “SAKA” ve yunanlılarca “İSKİT” diye bilinen Türk devletidir.M.Ö 5. asırda bu devlet zayıflamış,yine bir takım hanlıklara bölünmüştür.İskender’in istilâsı ile bu parçalanmalar daha da artmıştır.M.Ö 158 senesinde Doğu Türklerinden “HUN DEVLETİ” Çinliler üzerinde galip gelerek ortaya çıkınca bütün bu hanlıklar top yekûn Hun Devleti’ne itaat etmişlerdir.M.S 45 senesinde Hunlar birbirine düşman iki devlet şeklinde parçalanınca bu,Çinliler için büyük bir fırsat oldu ve iki Hun devletinin üzerine gözleri dönmüş bir şekilde hücuma başladılar. M.S 93 senesinde de Türkistan’ı resmen istilâ ettiler.Çinlilerin bütün hilelerine rağmen,32 sene devam eden bu harp Kanık Han’ın imdâda yetişmesiyle sonuçlandı ve Türk hakanı Bumin Han,555 senesinde Tatar Devletini kendine ilhak edince Türkistan hükümdarları (hanları), ona itaat ettiler.Bu devlet de 610 senesinde yok oldu.Bu sebeple Çinliler 22 sene müddetle Türkistan’ı emirleri altına aldılar.Daha sonra Türkistan hükümdarlarıyla Tibet Hükümdarı yeminleşerek Çin ordularını kovdular ve istiklâllerini kazandılar.650 senesinde İlteriş Han başkanlığında Türk devleti ikinci defa,Türk hanlıklarını kendine itaata mecbur tuttu ve buda 718 senesinde inkıraza uğradı.İslam ordusuna karşı Batı Türkistan’ı müdafaa etmekle meşhur Han Türkeş (Solu Han)’in başkanlığı altında istiklâllerini tekrar kazandılar.748 senesinde Han Türkeş öldürülünce Türkistan hanlıkları arasından ihtilâf meydana geldi.Çinliler bu fırsatı da değerlendirdiler ve Türkistan’ı 758 senesinde tekrar istilâ ettiler.Bunun üzerini de Türk hanları da Çin’e karşı birleştiler ve meşhur Ebâ Müslim Horasanî’den yardım istediler.O da Arap komutan Zeyyad İbni Salih komutasında 20.000 kişilik bir orduyla yardıma koştu.Hicri 146,miladi 764 senesinde Çinlileri alabildiğinde kırdılar.Türkistan istiklâline kavuştu.Abbasi halifeleri ve Türkistan hanları arasında dostluk ve alakâ kuruldu.Batı Türkistan ulemasının davetiyle İslamiyet Türkistan’da yayıldı.Miladi 9,asrın başlarında Doğu Türkistan hanları Kaşgar Han’ın bayrağı altında birleştiler ve Karahanlı devleti teşekkül etti.Büyük Alim Ebü’n Nasr Sâmani’nin 332 hicri senesinde teşebbüsüyle Satuk Buğra Han İslamiyet’i kabul etti.Bundan sonra Satuk Buğra Han savaşlarıyla İslâmiyet bütün Türkistan’da yayıldı.İki oğlu Musa Buğra Han ve Harun Buğra Han da babalarının yolunda gittiler.batı Türkistan’ı kendi ve toruncu Yusuf kadir han’ın topraklarına ihlal ettiler.Sibirya,iç Moğolistan ve Çin’e kadar uzanan topraklardaki bütün Türk boyları islamı yaymak ülküsünü gönülden benimsediler.Bölge müstakil kaldı.1032 senesinde 5 devir Türk hakimiyeti İslam kültürünü ileri götürmek suretiyle hüküm sürdü.Bu uzun müddet zarfındaki hadiseleri beyan etmeye kalkarsak söz uzar.Ancak,bu devirde Doğu Türkistan’ın Altın devri demekle yetiniyoruz.Doğu Türkistan için buna benzer bir devir ne önce yaşanmıştır,ne de bundan sonra da yaşanacaktır.
Hicri 1178 senesinde Çinliler yeni bir fırsat kollayarak Doğu Türkistan’ı istila ettiği vakit yıkım,kan dökme ve duraklama devri başlamıştır.Zira Çin ordusu yurdunu müdafaa eden ve dini haklarını koruyan insanlardan 1 milyon 100 bin kişiyi katletmiş,22 bin kişiyi de Çin’e sürgün etmiştir.bu husus Pekin’de mevcut bulunan resmi kaynaklarda da mevcuttur.Medreseler kapatılmış, ulema öldürülmüş ve halk arasında nüfuzlu kişiler ortadan kaldırılmıştır.Topraklar Çinlilere ve onlara yataklık eden hainlere pay edilmiş,bundan daha kötüsü Çinli istilacılar yerli halkı giyim-kuşam ve konuşmada Çin’i taklide mecbur tutmuşlardır. Bundan maksatları milli ve dini şuuru imha etmektir ki bunların her ikisi de vatan müdafaasının temelini teşkil eder.Yine bu iki değer kölelik ve müstemlekecilik aleyhine ayaklanmasının da esasıdır.
Doğu Türkistan ahalisi bu mezalim karşısında zaman,zaman ve ölüm kalım mücadelesini şerefle devam ettirdiler.Bu mücadele 1370 hicri senesinde Çin Ordusu Doğu Türkistan’dan sürünceye kadar devam etmiştir.Ondan sonra büyük bir İslam devleti teşekkül ettirilmiş o devleti Osmanlı imparatorluğu (Sultan Abdülaziz),İngiliz hükümeti ve Rus çarlığı tanımışlar;hatta Çin’in zalim idarecilerinden tahribatımı telafiye çalışmışlardır.Talihsizliğe bakın ki Yakup Han aniden vefat etmiş,evlatları arasında taht kavgası başlamış hudutta zaten böyle bir fırsat gözetleyen Çin ordusu Türkistan’ı tekrar işgal etmiştir.Hudutlar korumasız veliahtlarda taht ve makam kavgasında iken Çinliler hiçbir zorlukla karşılaşmadan Doğu Türkistan’ı ele geçirmişleridir.Bu defa Çin’in siyaseti önceki istilalardaki siyasetinden bambaşka olmuştur.Çünkü siyasetini korkutma ve tehdit yerine hile ve vatan sevgisini körelemeye yöneltmiştir.Geçmişte yaptığı haksızlıklar konusunda bazı itiraflarda bulunup suret-i haktap görünerek ulemâ,şeyh ve zenginliklerin kazanmayı hedef tutmuştur.Şer’î mahkemeleri serbest bırakmak,nüfuzlu kimselere makam ve mansıp vermek ile ticaret serbestliği de bunlar arasındaydı.Bu oyunlara kanan zavallı büyükler düşmanı güçlendirmekten başka hiç bir fayda da elde edememişlerdir. Çünkü siyasî bir harekete girişeni ya ibret-i âlem olacak bir cezaya çarptırıyor,ya da ispiyonculuk yaptırıyordu. Kendilerine karşı koyabilecek kişileri ya öldürüyor ya da sürgün ediyorlardı. Bu sebeple dünya ilim nurlarıyla aydınlanıp hürriyet izzetiyle yaşayarak yabancı boyunduruğundan kurtulmuşken, Doğu Türkistan ahalisi cehalet çukurunda ve esaret zilletinde kalmıştır.
Doğu Türkistan'ın mücahit liderlerinden merhum Mehmet Emin Buğra Han'ın bu konudaki fikirlerini dinleyelim :
«Doğu Türkistan 1932 yılında baştan başa ayaklandı. Ben Hoten ve Yarkent bölgelerindeki ayaklanmanın lideriydim. Başkent Urumçi'den başka bütün şehirler bizim elimize geçmişti. Cumhuriyet şeklinde muvakkat bir hükümet kurmuştuk. Hemen,hemen hükümet merkezi Urumçi'yi de ele geçirecektik. Çin hükümeti o sıralarda çok çetin bir işle meşguldü. Zira komünist çeteler Çin'de zorlu bir ihtilâle girişmiş, Japonların Çin'e saldırısı da kesinlik kazanmıştı. Bu sebeple Çin hükümeti Doğu Türkistan ayaklanmasına karşı hiç bir şey yapmaya kadir değildi. Önemli bir tehlike baş gösterdi. Yanı başında müstakil bir devlet kurulmasından dolayı Rusya'nın korkusu. Zira Doğu Türkistan Türklerinin istiklâlinin Rus esareti altındaki Batı Türkistan'a örnek olması onlar için büyük bir tehlikeydi. Çünkü her iki Türkistan’ın ahalisi de bir tek dine ve bir tek kültüre sahipti. Bir tek dille konuşuyorlardı: TÜRKÇE. Bu sebepten Ruslar, Doğu Türkistan'daki Millî hareketin Batı Türkistan'a sıçramasından korkuyorlardı. Rusların Doğu Türkistan’daki millî harekete müdahalesinin sebebi de buydu. Doğu Türkistan’ın tabiî zenginlikleri de uzun zamandan beri zaten istilâ emellerini tahrik ediyordu. Bundan dolayı Doğu Türkistan'ı istilâ için fırsat kolluyorlardı. Ne zaman ki Ruslar Doğu Türkistan konusunda Çin'i eli ayağı bağlı gürdü, avın tuzağa düştüğünü .hissetti. Derhal Ürümçi’de muhasara altında bulunan Çinli komutana yardım etmek teklifinde bulundu. Komutan da bunu şükranla kabul etti. Bu sebeple Rus ordusu uçaklarıyla, tanklarıyla her taraftan Doğu Türkistan’a girmeye başladı. Büyük çarpışmalar sonunda ayaklanmaları bastırdı ve Doğu Türkistan'ın bütün siyasî ve ekonomik hayatını eline geçirdi.»
RUS MÜDAHALESİNDEN MÜŞAHEDE ETTİĞİM HADİSELER
Genel vali Cin Şurin, Rus hükümetinin yardım teklifini kabul etti. Kendisi aynı zamanda Türkistan'daki Çin ordusunun da komutanıydı. Ruslarla bir kaç maddelik bir muahede imzaladı. Bu muahedenin en önemli iki maddesi şunlardır :
1— Petrol ve maden yatakları dahil Türkistan'daki bütün tabiî zenginlikler Ruslara teslim edilecek.
2— Türkistan’ın bütün ticareti Rusların kontrolünde olacak.
Buna karşılık olmak üzere Ruslar Çinlilere 10 uçak, bir kaç tank ve çok miktarda silâh vereceklerdi.
Ruslar,Çin merkezî hükümeti razı olmadığı takdirde Cin Şurin'in bu muahededen cayabileceğin de tahmin etmiyor değildi. Çünkü Cin Şurin komünist Değildi, O zaman Sin Si Şey, bir ihtilâlle Cin Şurin'i al aşağı etti. Sin Si Şey komünistti. Cin Şurin,Çin'e doğru çekildi, yerine Sin Si Şey geçti. Ruslar, Rus ve Çin askerlerinden meydana gelen,iki fırka teşkil ettiler.Çin fırkasını daha önceki Çin - Japon savaşından Rusya'ya kaçan Çinli askerler meydana getiriyordu. Bu iki fırkanın beraberinde çok sayıda uçak ve. tank da vardı. Rus kuvvetleri yurt içindeki ayaklanmaları bastırdıktan sonra adı geçen Çin fırkası Sin Si Sey'in askerleriyle birleşti. Rus fırkası da Çin hududuna yakın bulunan Kumul şehrine yerleşti. Bu ise Doğu Türkistan ve Çin alâkasını kesmek içindi. Bahsettiğimiz gibi, baştaki kukla idarecilerin de bilgisi dahilinde olmak üzere Rus askerleri bütün devlet dairelerini gayri resmî olarak idaresi altına aldı. Şöyle ki: Her daireye «müşavir» veya «mütehassıs» adıyla bir Rus tayin edildi. Rus generallerinden Malin-kof ve Fidin, genel vali Sin Si Sey'e müşavir oldular ki hükümet işlerinde istedikleri gibi tasarruf etmek hakkına sahiptiler. 'General Rabalkin ve general Kot sof Kaşgar'da askerî müşavirlik yapmaya başladılar. General Diyokof Aksu vilâyetinde askerî müşavir oldu. General Isçif, general Sefranof ve 20 Rus zabiti Harp Okullarında ve Ürümçi’de askerî dairelerde hasta hanelerde, ulaşım merkezlerinde, Bayındırlık teşkilatında ve petrol işletmelerinde yerleştiler. Bunların başlarında doktor Corafilof ve doktor Libin bulunuyordu. Sivil polis memurlarının da sayısı epey fazlaydı. Başlarında Mev-lânof, Abdülkadir, Hâşim ve Said adlı ajanlar bulunuyordu.Bunlar bütün Doğu Türkistan şehirlerinde gizli polis teşkilâtını kurdular ve Rusya'dan gelen gazete ve mecmualar dağıtılmaya başlandı. Mahallî gazetelerin başına da Rusya'dan gelen komünist yazarlar yerleştirildi. Bunlar arasında Mensur ve arkadaşları ile Taşkent, Fergana ve Kazan halkından oluşan grup başta gelmekteydi. Orta ve yüksek öğretimdeki eğitim-öğretimleri işleri bunların elindeydi. Yerli memurlar işlerini âmirlerin amirlerine göre yapmak mecburiyetinde idiler. Bu manzara karcısında Türkistan halkı general Abdülniyaz önderliğinde 1937'mayısında ayaklandı. Bu kıyam eylül ayına kadar devam etti. Rusya'dan korkunç bir hava saldırısı başladı. Yağdırılan bombalar tüyler ürpertici marazalar meydana getiriyordu.
Milletimin bu komünistlerin elinde çektiği eziyetlerden bazılarını aşağıya alıyorum :
l- Yerli memurlardan binlercesi hapsedildi. Bunların çoğu Alman ve Japon sempatizanlığı veya kapitalist düzen taraftarlığı ithâmıyla öldürüldü. İşin gerçeği ise bunların komünist mezâlimi aleyhinde tavır koymaları ve yapılan işkencelerin hafifletilmesini istemeleriydi. O şehitler arasında Genel Vali Muavini Hacı Hoca Niyaz, Bayındırlık Bakanı Yunus Bey, Talim Terbiye Veziri Molla Abdullah Jandarma Komutan Yardımcısı Kurban Niyaz, Altay bölgesinin Hâkimi Şerif Han Töre ve daha niceleri vardı.
2- Din âlimlerinden, kültürlü gençlerden, büyük tüccarlardan ve çiftçilerden meydana gelen 300 bin kişi hapsedildi. Bunların, da yaklaşık 100 bini hapishane içinde öldürüldü. Şeyh Sabit Damolla, Şeyh Nizâ meddin, Şeyh Muhammed Dursun, Seyyid Ömer, Seyyid Hüseyin, Seyyid Durdu, Hacı Kurban, Seyyid İslâm ve emsali daha birçok zevat bunlar arasındadır.
3- Zengin ailelerden 10 bin kişinin mal ve mülkleri müsâdere edildi. Kazak kabileleri başkanı Emir Elen, Moğol kabileleri başkanı Emir Mansur, Hasan ve Hüseyin adındaki ikiz kardeşler bunlardan sadece bir kaçıdır .Komünist sultası zayıflayıp Çin merkezi hükümeti taraftan bir idare teşkil edildi. Bu hükümet yağmalanan malları sahiplerine iade etmek için 1945'te teşebbüse geçti. Ben de bu mallan iade komisyonunun basındaydım. O komisyonda 3 sene çalıştım. Müsadere edilen mal ve mülke ait evrakı iyice gözden geçirdim. O malların «kayda geçen bedeli l milyar dolardan fazlaydı. Gayrimenkulları sahiplerine iade edebildim. Bu gayrimenkulların tutarı l milyon dolara yakındı. Taşınabilen mal ve nakit paralar ise komünistlerin elinde kalmıştır.
4-Din ve millî kültürümüze verdikleri zarara gelince :
Cami ve medreseleri müsadere ettiler ve kapattılar. Buraları askerî kışla, hububat ambarı veya hapishane olarak kullandılar. Tarih kitaplarını ve millî edebiyatımıza ait bütün kıymetli eserlerimizi yaktılar. Şeref timsâlimiz olan eski yapılarımızı yerle bir ettiler ve komünistliği yayan dans kulüpleri kurup buraları «müstemlekecilere karşı savaşanların sesi» diye adlandırdılar. Bütün Türkistanlıları bu kulüplere üye olmaya mecbur tuttular ve kabul etmeyenleri müstemlekecilik sempatisiyle itham ederek hapsettiler.
5 - Dînî tedrisat, millî kültür, Türkçe ve Edebiyat derslerini programdan çıkardılar. Bunun yerine Marksizm eğitimi, Çince ve Rusça vs. dersleri yerleştirdiler.
6 - İktisadî zararlar :
Rus mühendisleri Urumçi'deki bir çok büyük dokuma fabrikasını sebepsiz olarak tahrip ettiler. Çünkü bu fabrikalar Türkistan ahalisinin pek çok ihtiyacını karşılayacak ve oradaki Rus fabrikaları zarara uğrayacaktı.
Ticaret sadece iki şirkete teslim edildi. Bunların biri Rus, diğeri yerli idi. Her ikisi de alış verişini sadece Rusya ile yapmak zorundaydı. Yerli tüccarların işleri tamamen durmuştu.
7— Komünistler, siyasî suçluları göz altında tutmak için Ürümçi’de büyük hapishaneler kurdular. Bunlar 4 büyük bina halinde olup, 20'şer binden toplam 80bin kişiyi içine alıyordu.
Buraya kadar yazdıklarım zavallı milletimin sadece 1933 - 1943 devresinde çektiği eziyetlerdir. Almanlar Rusya'ya hücum ettiklerinde Ruslar, Türkistan'dan çekilmek zorunda kaldılar. Bunun yerine Türkistan'a Çin merkezî hükümeti yerleşti. Türkistan'da bulunan Rus sefarethaneleri çeşitli dolaplar çevirmeye başladılar. Şöyle ki:
1 - 1944'te İli vilâyetinde büyük âlim Ali Han Töre komutası altında Çinlilere karşı halk ayaklandı. Rus hükümeti Doğu Türkistan'a müdâhale için bunu fırsat bildi. Ali Han Töre'ye yardım teklifinde bulundu. Ayaklanmalara hürriyet ve subaylarına da askerî eğitim va’d ediyordu. Ali Han Töre de bu teklifi «gelecekte iki memleket arasında dostluk kurulması» şartıyla kabul etti. General Belin of general İshak ve general Koloni! Mev lânof başkanlığında subay ve askerî teçhizat yardımında bulundular. Bu ayaklanma Tarbağatay ve Altay şehirlerine de sıçradı. Bu şehirlerde böylece kontrolümüze geçti. O zaman Ruslar Türkistan'a Viladimir Istabanoviç ve Corci Mihaloviç başkanlığında siyasî ve idarî elemanlarını soktular. Bunlar da resmî daireleri ele geçirdiler. Ali Han Töre bu sefer Rusya'dan çokça asker ve siyasî kişilerin geldiğini görünce korkup sonucun ciddî tehlikeler doğuracağını fark ederek sulha yanaşmak zorunda kaldı. Bu anlaşmanın temelinde «Çin gözetimi altında bir seçimle Doğu Türkistan mahallî hükümetinin kurulması» vardı. Çin hükümeti bu sulhu 1946 mayısında kabul etti ve memleket birazcık sükûnete kavuştu. Fakat Ruslar üç vilâyetten (İli, Tarbağatay, Altay) askerlerini ve adamlarını çekmemek konusunda ısrar ediyordu. Ruslar Ali Han Töreyi kaçırdılar. Ali Han Töre'nin hayatta olduğu ve Sibirya'ya sürüldüğü haberi yayıldı. Benim oralardan ayrıldığım günlere kadar Rumlar bu vilâyetleri halen ellerin
de tutuyor; altın, uranyum ve volfram madenlerinden de faydalanıyorlardı.
2 - Adı geçen üç vilâyet halkını Sovyet tebaası olmaya zorladılar. Sovyet tebaası olmayan memurları işten el çektirdiler. Hattâ ticaretle uğraşmalarına da mani olup zelîl ve sefîl bir şekilde yaşamaya mahkûm ettiler.
3— Diğer vilâyetlerdeki Rus sefarethaneleri de 5. Tabur vasıtasıyla şehirlerindeki halkı aynı şekilde zorladılar. Ahaliye gizlice «mallan aralarında müsavi olarak bölüştürmek» vaadinde bulundular. Mal ve paradan başka bir şey düşünemeyen kişilerden bir çoğu Rus tebaasına girdiler. Geçen Nisan ayında (1945 Nisan'ında) polis müdürünün bana gönderdiği beyanâtı okuduğumda dehşete kapıldım. Zira bu beyanât sadece Ürümçi’de Rus tebaasına geçenlerin sayısının 6.200 olduğunu gösteriyordu.
Şu husus da muhterem okuyucuların dikkatinden uzak kalmasın: Geçmiş iki asırdaki müstemleke siyasetinden daha kötüsü (dikkat buyrulsun) 20. asırdaki Kızıl Çin siyasetidir.
RUS - TÜRKİSTAN MUAHEDESİ ve BOZULMASI
1946'da Çin hükümeti Sovyetler Birliği'ne iki anlaşma metni sundu. I. si Rusya ve Doğu Türkistan arasında ticaret anlaşması, II. si Türkistan ve Rus şirketlerinin müştereken petrol çıkarma anlaşmasıdır. Buna Rusya tarafından hiç bir cevap verilmemiştir. 1949'da Kızıl Çin komünistlerinin istilâsı Nanking hudutlarına dayanınca, Sovyetler Çin merkezî hükümetine. 3 anlaşma metni göndermek zorunda kaldılar:
1- Ticarî anlaşma,
2 - Kıymetli madenler ve petrol şirketlerinin antlaşması,
3 - Rus ve Doğu Türkistan arasında hava taşımacılığı anlaşması. Bu anlaşma metninde çok ağır şartlar vardı. Öylesine ki bu ağır şartları değil yeni ve müstakil bir hükümet, Çin merkezî hükümeti bile kaldıramazdı. Çin merkezî hükümeti kendi zayıflığını göz önün de bulundurarak Rusya ile iyi geçinmeye mecbur olduğunu hissediyordu.bu sebeple Sovyet heyetiyle antlaşma metnini hazırlamak için bir komisyon teşkil etti.Ben de Çin heyetinde Türk ahalisini temsil eden bir üye idim.1949 Şubat’ının 10’unda müzakerelere başladık.Tartışmalar Rusların aşağıdaki şartları doğrultusunda devam etti.
Ticaret Üzerine Antlaşma:
1 - Çin Hükümeti Sovyet Ticaret başkanlığına Doğu Türkistan ahalisinden istediği kimseyle ticari muamele yapma hakkını veriyordu.Ticaret bakanlığına da ithâlât ve ihrâcât işlerine serbestti.
2 - Türkistanlı tacirler,Sovyet ticaret bakanlığı ile yalnız Doğu Türkistan topraklarında geçemeyeceklerdi.
Petrol Maden Şirketlerinde:
1 - Gümrük resmiyetleri dahili ticaret resmiyetlerinden fazla olamazdı.Rus mühendisleri petrol ve maden arayıp çıkarmada serbest olacaklardı.
2 - Doğu Türkistan hükümetinin petrol ve maden gelirlerinden kendine düşen hisselerini Sovyetlerden başkasına satma hakkı yoktu.
3 - Petrol ve maden işletmelerini Rus hükümetinin tayin ettiği iki kişi yönetecekti..
4 - Bu antlaşmaların süresi 5 yıl idi ve iki şirketinde demir yolu kurma, telgraf ve telefon hattı çekip işleme hakkı vardı.
Hava Taşımacılığı Üzerine tartışma :
1-Şirketin uçakları Alma ata, İli, Ürümçi, Kumul ve Nanking arasında uçabilecekti.
2 - Şirket başkanı Rusya tarafından tayin edilecek ve Ürümçi’de oturacaktı.
3 - Şirketin hizmet süresi 20 yıllıktı. Ne var ki bu ağır şartlar Doğu Türkistan'ın iktisadî ve ekonomik siyasetini tehdit ediyordu. Biz de onu zararı bize en az olacak şekilde değiştirmeye çalışıyorduk. Böylece müzâkereler 6 ay sürdü. Rus heyeti her hangi bir şartı hafifletmeyi veya değiştirmeyi kabul etmiyordu. Çin merkezî hükümetinin resmî bir emriyle Temmuz ayının 10'unda müzâkereler kesildi. Bilâhare bu senenin haslarında Mao'nun Seyfeddin Hâin'le Moskova'yı ziyareti sırasında, Rus hükümeti eski maddeleri kendi istediği şekilde kabul ettirmeyi başardı. Amerika ve Avrupa'nın Moskova anlaşmasında gizli korkunç maddeler bulunduğunu tahmin ettiğine yakinen inanıyorum.
KOMÜNİSTLERİN BİZE ve PARTİMİZİN AZALARINA KARŞI DÜŞMANCA HAREKETLERİ
1 - 1945'te Vatan Partisi'ni kurduğumuz zaman Sovyetler bizim aleyhimizde propagandaya başladılar. Halkla bizim aramızı açmak için bir keresinde Amerika ve İngiltere temayülü, bir keresinde de Çin sempatizanlığı ile suçladılar. Bunlar bizim neşemizi kaçınıyordu.
2 - Millî hareketimizin Türkistan'a yayılmaması için Ürümçi’de bulunan Rus büyükelçisi Çin hükümetinden bizi Türkistan'dan uzaklaştırmasını istiyordu.
3 - Doğu Türkistan'daki Sovyet 5. Taburu çeşitli propagandalarla bizim siyasî hareketimizin yayılmasına engel olmak istiyordu.
4 - Taşkent'te bulunan Rusya radyosu, hakkımızda «Türk toplumundan olan filân, filân, filân... kişiler pantürkisttir, müstemlekecilerin kuyruğudur» diye yayın yapıyorlardı. Oysa bizim kızıl tehlike karşısında milleti uyarmaktan başka hiç bir günâhımız yoktu.
5— Sovyet 5. Taburu ve Komünist Çin geçen sene başından bu yana kaç kere üzerimize saldırdı. Bu sebeple kendimizi silâhla korumaya mecbur olduk. Vatan partisi azalarının üzerine de kaç defa suikast düzenlendi.
KOMÜNİSTLERİN YURDUMUZU İSTİLASI VE BİZİM HÂRİCE HİCRETİMİZ
Çin'in kuzey - doğu vilâyetlerinin komutanı general Ma Bu Pan müslümandı. Geçen sene ortalarında Komünist kuvvetlerle Ma Bu Pan kuvvetleri arasında çetin harpler başladı. Komünistler Ma Bu Pan kuvvetleriyle savaşmak için yarım milyon asker şevketti. Ma Bu Fanın askerlerinin sayısı ise 80 bini geçmiyor fakat benzeri görülmemiş cesaret sahneleri sergiliyorlardı. Sayıları ve teçhizatları az olduğu için Ma Bu Pan'ın kuvvetleri sonunda yenildiler. Bu sebeple komünistlerin Doğu Türkistan'a ordu sevk etmesine hiç bir engel kalmadı. Böylece Doğu Türkistan'daki Çin komutanları geçen sene Eylül ayının ortalarında komünist kuvvetlere teslim olma kararını ilân ettiler. Bu durumda dış dünyaya hicret veya komünist işkenceleri altında ölmekten başka çâre kalmamıştı. O zaman biz millî hareketimizi zinde tutmak için Allah'ın istediği zamana kadar kalmak üzere Hindistan'a hicret ettik. Allah'a hamd olsun zâlimlerden kurtulduk ve Allah'tan nusret ve zafer istiyoruz. Bizimle birlikte Hindistan'a hicret eden grup Karakurum, Himalaya ve Karluk dağlarını aştılar. Onlardan 100 kadarı donarak veya açlıktan yollarda telef oldular. 60 kişinin soğuktan dolayı parmaklan düştü. Hindistan'a ancak 600 kişi varabildi. Bu kadar bir grup da Pakistan'a hicret etti. Allah yardımını esirgemesin.
ŞİMDİKİ KOMÜNİST MEZÂLİMİ
l - Münevver gençler, âlimler ve halkın ileri: gelenlerinden binlerce kişi yeni rejime «Demir perde arkası» diyor diye 10 ilâ 13 seneye mahkûm edilerek hapsedildi. Taşkent radyosunun yayınlarında bunlardan «MÜSTEMLEKECÎLERİN KUYRUĞU» diye bahsolunuyordu.
2 - Milletin elinden bütün siyasî haklan alınmıştı. Kimse konuşamıyor ve yazamıyordu; Ancak komünistlik menfaatine dair konuşup yazabiliyorlardı.
3 - 9 ay içinde 3 kere borçlanma senetleri! yayınlanıyor ve ahali de bunları Dalmaya mecbur tutuluyordu. Milletin elindeki nakit sermâye zorla toplanıyordu, Bunü da Ürümçi radyosu yayınlıyordu.
Komünistler Müslim ve gayri Müslim (Türkler ve Çinliler) arasında evliliği yaygınlaştırarak dinî ve millî kültürü bozmaya çalışıyorlardı. Ahali komünistliği yayma meclislerine katılmaya mecbur tutuluyordu.
4 - Her gün binlerce Çinli Doğu Türkistan'a taşımaya ve Türkistan ahalisinin meskenleri onlara verilmeye başlandı. Bundan maksatlarımda burada Benebî ahaliyi çoğaltmak ve yerli halkı kendi öz 'vatanlarında azınlığa düşürmekti. Batı Türkistan'da Rusların yaptığını Doğu Türkistan'da Çinliler yapmaktaydı.
5 -Komünistler Kaşgar'da büyük bir havaalanı ona koyulan satış banaa da koyulmuş dmektr yapmaya başladı. Yerli halktan 8 bin kişiyi burada köle gibi çalıştırdılar.Kaşgar’
7-Zindana atılan yerli halkın sayısı 200 bini geçiyordu.
8 - Vakıflar müsadere edildi, medreseler kapatıldı, topraklar ziraat için Çinlilere peşkeş çekildi. Şer’îmahkemeler tamamıyla lağvedildi.
9 - Mahallî ticaret külliyen yasaklandı, Hiç bir kimsenin ticaretle iştigaline müsaade edilmedi. Hattâ becerikli tek tuk fertlere bile bu imkân tanınmadı.
4 - maddeden bu tarafa sayılanlar Doğu Türkistan-dan son gelen güvenilir kardeşlerimizin verdiği haberlerdir.
MÜHİM BİR HABER DAHA
Ana yurdumuzda bazı mücahit gruplar kızıl rejime karşı mücadeleyi canla başla sürdürmektedir. Bunların komutanlığını da Kazak kabile başkanlarından Osman Batur ve Kumul Muhafız Alayı'nın eski komutanı general Yolbars yapmaktadır. Yüce Allah yardımcıları olsun.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
19/9/2007 · Kategori: Makale Yorum
Yazar Cihangir ER
Cumartesi, 24 Şubat 2007
DOĞU TÜRKİSTAN DÜNYA GÜNDEMİNDE
Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içersinde yeralan ve Çinliler tarafından Sincan-Uygur Özerk Bölgesi olarak tanımlanan Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türklerinin sorunları artık dünya kamuoyundaki haklı yerini bulmaya başladı.
Haklı yerini diyoruz çünkü Çin yönetimi, kamuoyunu yanıltmak, gelişen olayları kendi lehine kullanmak amacı ile Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türkleri hakkında dünya kamuoyuna, hayali senaryolarla süslenmiş bilgileri düzenli olarak (özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında) servis etmiştir.
Çin tarafından uygulanan diplomatik abluka ve ekonomik/siyasi endişeler nedeniyle bir çok Avrupa ülkesi Uygur Türklerinin karşı karşıya kaldığı insanlık dışı uygulamalara sessiz kalmışlardır. Bu nedenle diasporadaki Uygur Türkleri’nce kurulan dernekler üzerinden yürütülen çalışmalar şimdiye kadar dar bir çevre içersinde kalmıştır.
İnsan Hakları konusunda dünyanın değişik coğrafyalarında faaliyet gösteren, inat ve ısrarla belli kesimlerin problemlerini konu edinen Avrupa ülkeleri, nice sonra Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin karşı karşıya kaldıkları insanlık dışı uygulamaların farkına vardılar !!!
Konu ile ilgili ilk atak Almanya’dan geldi. Münih’de bulunan Dünya Uygur Kurultayı’nın “Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşanan sorunlar”la ilgili Alman makamlara yapılan başvurular neticesinde; Ocak 2007 ayı içersinde Alman Parlamentosu tarafından, Doğu Türkistan’daki sorunların incelenmesi amacıyla bir “komisyon” kurulması kararı alındı.
Bugüne kadar D.Türkistanlı Uygur Türklerince oluşturulan derneklere yasal statü vermeyen Danimarka da, Almanya’dan sonra Uygur Türklerinin sorunlarıyla ilgili başvuruları dikkate almaya başladı. Danimarka parlamentosu Şubat 2007 ayının ilk haftası içersinde, Danimarka’da faaliyet gösteren “Danimarka Uygur Birliği”nin yasal statüde dernek olarak faaliyet göstermesine karar verdi.
Gelişmeler, 2007 yılının Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin sorunlarının ele alındığı bir yıl olacağını gösteriyor. Zira yılın ilk iki ayında ortaya çıkan durum hiç de yabana atılacak gibi değil.
Peki ne oldu da, Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin sorunları bir anda dünya gündemine girmeyi başardı. Yıllardır Çin hükümetlerinin acımasız uygulamaları altında, sosyal, siyasi, dini ve kültürel dayatmalara maruz kalan Uygur Türklerinin dramları dikkatlerden mi kaçmıştı, yoksa görmezden mi gelinmişti. Tabi bütün bu soruların cevabı ayrı bir yazı konusu olacak kadar geniş kapsamlı. Ancak gelinen nokta Uygur Türkleri açısından sevindirici. Umarız Çin sınırları içersinde yer alan Doğu Türkistanlı Uygur Türklerinin mücadelesi dünya kamu oyunda haklı yerini bulmaya devam eder.
Erdoğan ILGAZ
Globalyorum
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
19/9/2007 · Kategori: Makale Yorum
Doğu Türkistan'dan son günlerde gelen toplu infaz haberleri Türk-İslam dünyasını derinden yaralamaktadır. Doğu Türkistan meselesi sadece Müslüman Uygur Türkleri'nin bir sorunu olarak görülmemeli ve bu mazlumlara vicdan sahibi insanlar sahip çıkmalıdır. Akıllı, cesur ve uzak görüşlü politikalarla Türkiye'nin de bu sorunun çözümünde önemli bir katkısı olacağından kimsenin şüphesi olmamalıdır...
Bugün Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkler, "Mao'nun Kızıl Çini"nde yaşananların tekrarını yaşamaktadırlar. Gençler sebepsiz yere tutuklanmakta, rejime karşı oldukları iddiası ile idama mahkum edilerek kurşuna dizilmekte, Müslümanların ibadetlerini topluca yapmaları engellenmekte, kazançları acımasız vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık tehlikesiyle ölümün eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında yapılan nükleer denemelerle ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır. Batılı ülkeler, Çin tarafından tüm dünya ile irtibatı özellikle kesilen bu topraklardaki insan hakları ihlallerini her zamanki gibi görmezlikten ve duymazlıktan gelmektedir.
Türk Vatanına Çin İşgali
Doğu Türkistanlı Müslüman Türkler, yaklaşık 250 yıldır Çin egemenliği altında yaşamaktalar. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türkistan'a "kazanılmış topraklar" anlamına gelen "Sincang" adını koydular ve burayı kendi toprakları olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin Çin'in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden Müslümanlar'ın fiziksel olarak imha edilmesine yöneldi. Katledilen Müslüman sayısı korkunç boyutlara ulaştı. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin, 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin, 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin, 1961-1965 yılları arasında 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından katledildiler ya da rejimin doğurduğu kıtlık sebebi ile ölüme terk edildiler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaştı.
Halkın hayatta kalabilen bölümü ise büyük baskı ve işkencelere maruz bırakıldı. Doğu Türkistan'ın uzun süre sürgünde yaşayan merhum lideri İsa Yusuf Alptekin, Türkiye'de yayınlanan Doğu Türkistan Davası ve Unutulan Vatan Doğu Türkistan adlı kitaplarında söz konusu baskı ve işkenceleri ayrıntılarıyla anlatılır. Bu kitaplarda anlatılana göre, Doğu Türkistan'da halka uygulanan baskılar, Sırplar'ın Bosna'da Müslüman Boşnaklara veya Kosova'da Arnavut çoğunluğa uyguladıklarından farklı değildir. Ülkedeki Çin Mahkemeleri'nin "ceza" yöntemleri de son derece acımasız ve vahşidir. Diri diri toprağa gömmek, öldüresiye dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak, iki bacağından iki ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi "ceza"lar uygulanmıştır.
Köklü Bir Kültürü Yok Etmeye Yönelik Uygulamalar ve Asimilasyon
Çin yönetimi, 1949 yılından itibaren Müslümanları imha ederken bir yandan da bölgeye sistemli bir biçimde Çinli göçmen yerleştirdi. Çin hükümetinin 1953 yılında başlattığı bu kampanyanın etkisi son derece düşündürücüdür. 1953 yılında bölgede % 75 Müslüman, % 6 Çinli yaşarken bu oran 1982 yılında %53 Müslüman, % 40 Çinli olarak değişti. 1990 yılında yapılan nüfus sayımında ortaya çıkan % 40 Müslüman, % 53 Çinli nüfus oranı bölgedeki etnik temizliğin boyutlarını göstermesi açısından son derece önemlidir.
Günümüzde Uygurlar, köylerde oturmaya zorlanırken Çinliler şehirlere yerleştirilmektedir. Bu sebeple bazı şehirlerde Çinli nüfus yüzdesi %80'lere çıkmaktadır. Hedef, şehirlerde Çinliler'i çoğunluk haline getirmektir. Çin Hükümeti'nin Doğu Türkistanlılar'ı Çinliler'le evlendirmek için uyguladığı yöntemler ise bu asimilasyon çalışmalarının bir parçasıdır.
Bu arada Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı Müslümanları nükleer denemelerinde kobay olarak kullanmıştır. Bölgede ilk olarak 16 Ekim 1964 tarihinde başlatılan nükleer denemelerin olumsuz etkileri yüzünden bölge insanları ölümcül hastalıklara yakalanmış, 20 bin özürlü çocuk dünyaya gelmiştir. Nükleer denemeler nedeniyle 210 bin civarında Müslüman ölmüş, binlercesi sakat kalmış, binlercesi de kansere yakalanmıştır.
Çin 1964'den günümüze kadar Doğu Türkistan topraklarında 50'ye yakın atom ve hidrojen bombası patlatmıştır. İsveçli uzmanlar, 1984 yılında yapılan yeraltı nükleer denemesinde 150 ton gücündeki bombanın rihter ölçeğiyle 8.8 büyüklüğünde yer sarsıntısına sebebiyet verdiğini tespit etmişlerdir.
Bebek Katliamı
Çin hükümeti , Doğu Türkistan'da Müslüman Türk nüfusunun artmasına engel omak için , "doğum kontrolu kanunu"nu acımasızca uygulamaktadır. Bu kanuna göre sehirlerde oturanların 2 köylerde oturanların 3 ten fazla cocuk sahibi olmaları yasaktır. Bu yasağa uymuyanlar çok ağır cezalara çarptırılmaktadır. Geniş kırsal kesimlerde yasağa uymuyan kadınlara; hiçbir tedbir alınmadan toplu kürtaj operasyonları yapılmaktadır. Hamile kadınların çocukları karınlarında çocukları zorla çıkarılarak öldürülmektedir. Kural dışı doğan çocuklara isim verilmemekte , vatandaşlık hakkı tanınmamaktadır. Dini inaçları gereğ , yönetimin bu konusaki yasaklarına karşı gelenler ise hapsedilmektedir. 1991 yılına Hoten vilayetinin Karakaş ilçesinde zorunlu kürtaja tabi tutulan annelerin sayısı 18.765'tir. Bu rakam ilçede anne adaylarının %49'unu teşkil eder. Doğum yasağını tam kontrol edebilmek için 1992'de bu bölgeye 432 Çinli memur tayin edilmiştir.
Nükleer Denemeler Ve Doğu Türkistan'daki Kanser Vakalarındaki Artış
Çin'in en büyük nükleer merkezi ve deneme alanı Doğu Türkistan'dadır .Hükümet hiçbir koruyucu tedbir almaksızın, bölgede nükleer denemeler yapmaktadır.
1964'ten bu yana 11'i yeraltında olmak üzere bugüne kadar (bilinen) 46 nükleer deneme yapılmıştır.En son nükleer deneme ise 1996 yılının Ağustos ayı içinde gerçekleştirilmiştir.
Atom denemeleri sonucunda ; çevre kirlenmekte ,tabiat ve ürünler tahrip olmakta , halk çeşitli hastalıklara yakalanmakta, çocuklar ise sakat doğmakta yada ölmektedir... Bu tehlike ve tehdit karşısında halk tamamemn savunmasız ve korunmasızdır.Sebze ve meyve çeşitlerinde azalma ve radyoaktif etkiler görülmektedir. Nitekim; batı ülkelerinin Çin'den ithal ettikleri Doğu Türkistan'da üretilen kuru yemişlerde radyasyon tespit etmeleri üzerine Doğu Türkistan kaynalklı ürünlerin ithalini yasaklamaları, bunu bir kanıtıdır. Ayrıca çin hükümeti hiç çekinmeden diğer ülkelerin nükleer artıklarını ve çöplerini ekonomik menfaat karşışığı kabul etmiş ve bu konuda antlaşmalar imzalamıştır. . (www.turan.tc)
|
|
| 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin Çin'in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden Müslümanlar'ın fiziksel olarak imha edilmesine yöneldi. Katledilen Müslüman sayısı korkunç boyutlara ulaştı. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin, 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin, 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin, 1961-1965 yılları arasında 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından katledildiler ya da rejimin doğurduğu kıtlık sebebi ile ölüme terk edildiler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, katliamlar, salgın hastalıklar ve açlık gibi nedenlerden hayatını kaybeden Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaşmıştı. Çin zulmu günümüzde tüm acımasızlığıyla devam ediyor... |
ÇİN'İN UZAKDOĞU'DA ANTİ-İSLAMİ ROLÜ
Çin, Uzakdoğu'nun en önemli İslam-karşıtı güçlerinden biridir. Doğu Türkistanlı Müslümanlar'a yönelik politikasının yanında, etrafındaki İslami potansiyel için de ciddi bir düşmandır. Dünyanın en kalabalık ülkesinin bu stratejik "İslam Karşıtı" tutumu, komünist rejimden kapitalist rejime geçilmesiyle de hiçbir şekilde azalmamıştır.
Doğu Türkistan'da Müslüman Türklere yönelik zulüm, şiddetle devam etmiştir. Çin resmi görevlileri, Türk gençlerini potansiyel olarak rejim karşıtı görerek sebepsiz yere evlerinden toplamaktadırlar. Gençler bu zulümden kurtulmak için dağlara veya çöle kaçmaktadırlar.
1996 yılından beri onbinlerce Uygur Türkü kamplarda ağır işkence altında tutulmaktadır. Bir insan hakları örgütünün resmi yazısında da belirtildiği gibi sanıklar, tek celsede biten davalarda ya kürek cezasına mahkum edilmekte veya meydanlarda infaz mangaları tarafından kurşuna dizilmektedir. Mahkemeler, Komünist Partinin talimatı ile çalışmaktadır. En dehşet verici olan ise hamile kadınların evlerinden alınarak gayrı sıhhi şartlarda kısırlaştırılmaları, sınırlama fazlası doğan bebeklerin ailelerine rağmen öldürülmeleridir.
1997 yılının Şubat ayında tekrar alevlenen olaylar sırasında yaşananlar, Çin zulmünün bir özeti niteliğindedir. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre Çin milis güçleri, 4 Şubat'a rastlayan Kadir Gecesi'nde bir mescitte toplanan 30'un üzerindeki kadını, Kuran okurlarken demir sopalarla dövdüler ve sürükleyerek Emniyet Merkezi'ne götürdüler. Mahalle sakinleri Merkez'e giderek kadınların serbest bırakılmalarını isteyince işkence ile öldürülen 3 kadının cesedi önlerine atıldı. Bunun üzerine galeyana gelen halk ile Çinliler arasında çatışmalar başladı. 4-7 Şubat arasında 200 Doğu Türkistanlı hayatını kaybederken, 3500'den fazla Uygur kamplara kapatıldı. 8 Şubat sabahında ise bayram namazı için camilerde toplanan halkın namaz kılması güvenlik güçlerince engellendi. Bunun üzerine çatışmalar tekrar alevlendi ve sonuç olarak Nisan-Aralık 1996 arasında 58 bin olan tutuklu sayısı, bir anda 70 bini geçti. 100 kadar genç meydanlarda kurşuna dizilirken, 5 bin Uygur Türkü çırılçıplak soyularak 50'şer kişilik gruplar halinde meydanlarda teşhir edildiler.
Batılı güçler her zamanki gibi tüm bu vahşete karşı tepkisiz kalmaktadır. Birleşmiş Milletler'in soykırım için yaptığı tanım, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'daki duruma tam olarak uymaktadır. Buna rağmen Doğu Türkistanlılar BM'nin koruyucu şemsiyesi altına girememektedir. BM'ye yapılan tüm başvurular geri çevrilmiştir. 25 milyon Doğu Türkistanlı Müslüman, halen Çin baskısı altındadır. Binlerce siyasi tutuklu vardır ve bazıları hapishanelerde "kaybolmuş" tur. Tutuklulara işkence yapılması ise artık sıradan bir olay haline gelmiştir.
Kısacası Çin, Uzakdoğu'da zulüm politikası uygulayan en önemli İslam-karşıtı güçlerden biridir. Doğu Türkistanlı Müslümanlara yönelik politikasının yanında, etrafındaki İslami potansiyel için de ciddi bir düşmandır. Dünyanın en kalabalık ülkesinin bu stratejik "Anti-İslami" konumu, komünist rejimden kapitalist rejime geçilmesiyle de hiçbir şekilde azalmamıştır.
Türkistan Sorununu Türk Milleti Çözecektir
Son 150 yıldır İslam alemi dünyanın birçok bölgesinde benzeri zulüm ve baskıya maruz kaldı. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin en büyük hedefi dini, özellikle de Müslümanlığı ortadan kaldırmaktı. Bu amaçla, neredeyse bir asır boyunca Müslüman katliamına giriştiler. Bugün Çeçenistan'ın Ruslar'dan gördüğü zulmün aynısı, Doğu Türkistan'da da Çin tarafından uygulanmaktadır. Dünya bu zulme göz yummaktadır. Ancak, vicdan sahibi insanlar bu zulmü durduracak bir yol bulabilirler. Herşeyden önce, Doğu Türkistan meselesi sadece Uygurların bir sorunu olarak görülmemeli ve onların tüm sorumlulukları vicdan sahibi insanlar tarafından sahiplenilmelidir. Akıllı, cesur ve uzak görüşlü politikalarla Türkiye'nin ve Türk Milletinin de bu sorunun çözümüne önemli bir katkısı olacağından kimsenin şüphesi olmamalıdır...
Zulmün Asıl Nedeni:Türk-İslam Düşmanlığı
Çin'in, Doğu Türkistan'daki halka uyguladığı zulmün en önemli nedenlerinden biri halkın Türk ve Müslüman olmasıdır. Çin, bölge halkının Türk-İslam kimliğini Çin Hakimiyet ve Sultası'na karşı en büyük tehlike olarak görmektedir.
Halkı dininden vazgeçirmek için her türlü yıldırma ve baskı yöntemini kullanan Çin Şovenizmi en fanatik dönemini Mao'nun 1966-1976 yılları arasında uygulattığı Kültür Devrimi esnasında yaşadı. Camiler yıkıldı, toplu ibadet yasaklandı, Kuran kursları kapatıldı ve bölgeye yerleştirilen Çinliler özellikle Müslümanları taciz etmek için domuz beslemeye başladılar. Okullarda dinsizlik propagandası yapıldı. Ayrıca iletişim araçları vasıtasıyla insanların dinden soğutulmaları için yoğun çaba harcandı. Dini ilimlerin öğrenilmesi ve dini bilgilere sahip öncü kişilerin halkı eğitmeleri tamamen yasaklandı. Buna rağmen halkın İslami kimliği yok edilemedi.
Türk halkına uygulanan bir başka sindirme ve baskı yöntemi ise eğitim alanında kendini göstermektedir. Bölgedeki üniversitelerde eğitim Çince olarak yapılmaktadır. Öğrencilerin ise ancak %20'si Müslümandır. Okullarda din dersi programlarının esası ateizm üzerine bina edilmiştir.
30 yıl içinde 4 defa alfabelerinin değiştirilmiş olması da yine bölgedeki Müslüman Türkler'e yapılan zalim uygulamanın bir parçasıdır. Mao, kültür devrimine rağmen Çin alfabesine dokunmazken Uygur alfabesini İslam Harfleri'nden 'Krilce'ye çevirmiştir. Bir müddet bu alfabe kullanıldıktan sonra Rus korkusu ile Latin Harfleri'ne geçilmiş, ancak bu defa da Türkiye ile kültür köprüleri kurulmasın diye tekrar İslam Harfleri'ne dönülmüştür. Alfabe ile bu kadar sık oynamanın nesiller arası anlaşmayı ne kadar zor bir hale getireceği ise açıktır.
Maocuların Din Düşmanlığı
Lenin ve Stalin'in Çin'deki temsilcisi olarak sahneye çıkan Mao da dine karşı bir düşmanlık beslemiş ve bu yönde bir politika uygulamıştır.
Mao'nun iktidara gelmesiyle birlikte Çin'de dine ve dindarlara karşı büyük bir savaş başlatılmıştır. Bu savaş Lenin'in komünistlere gösterdiği yöntemle, yani "örtülü" olarak gerçekleşmiştir. Komünist parti, "kendi kendini yönetme hareketi" adı verilen bir politika uygulamaktadır. Bunun anlamı, bütün dini kurumların "kendini finanse eden, kendini yöneten ve kendini organize eden" bir 3'lü yapıya sahip olmasıdır. Görünüşte "din özgürlüğü" gibi duran bu politika, tamamen dini yok etmek amacına yönelik bir kampanya olarak uygulanmıştır. Ülke içindeki tüm dini kurum ve ibadethaneler devlet tarafından kurulan merkezi organizasyonlara bağlanmıştır. Kısa süre içinde de bu dini kurumlar "Maoizm propaganda merkezi" haline gelmiştir. Harry Wu isimli Çinli bir Hıristiyan, Amerikan Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu'na 16 Mart 2000 tarihinde verdiği ifadesinde, bunu şöyle anlatmaktadır:
Mao Tse-Tung, herhangi bir Çin vatandaşının Komünist Parti dışındaki bir otoriteye bağlanmasına izin vermediği için, Mao yönetiminde hükümet tarafından yönetilen bu merkezi din organizasyonları hiçbir dini faaliyette bulunmamıştır. Mao'nun Çin'i yönettiği 30 yıl boyunca, bu 3 "kendi-kendine hareketi" Çin Komünist Partisi ile birlikte dini yok etmek ve Komünist Parti ideolojisini yaymak için çalışmıştır. "Maoizm" Çin'in yasal dini, Mao'nun "Kızıl Kitabı" ise kutsal kitabı olmuştur.
Doğu Türkistan'daki Müslüman Uygur Türkleri veya Tibet'teki Budistler ise kanlı vahşet uygulamalarına hedef olmuşlar, Çin Komünist Partisi bu halkları hem nüfuslarını azaltarak hem de dini inançlarını yok ederek kontrol altına almaya çalışmıştır. Maoizm'in dine düşmanlığı, Mao'nun yolunu izleyen diğer komünist Asya rejimleri tarafından da sürdürülmüştür. Kamboçya'daki Kızıl Khmer rejimi, Kamboçya halkına karşı yürüttüğü soykırımda, ülkenin Müslüman azınlığı olan Çam topluluğuna özellikle zulüm uygulamıştır. "Komünizmin Kara Kitabı"'nda Kızıl Khmerler'in Çamlar'a karşı uyguladıkları vahşetten şöyle söz edilir:
1973'ten itibaren kurtarılmış bölgelerde camiler tahrip edildi ve ibadet yasaklandı. 1975'ten başlayarak bu önlemler yaygınlaştı. Kuran'lar yakılmak üzere toplandı, camiler ya başka amaçlarla kullanıldı ya da yıkıldı. Haziran'da 13 dindar Müslüman, bazıları ibadeti mitinge tercih etmiş olmaktan, bazıları ise dini nikah hakkına sahip olduklarını açıklamaktan dolayı idam edildi... Din adamları özellikle hedef alınarak öldürüldü. 1000 kadar hacının yalnızca 30 kadarı sağ kaldı. Diğer Kamboçyalılar'ın aksine Çamlar sık sık ayaklandı; bu ayaklanmalara misilleme Kızıl Khmerler çok sayıda katliam yaptılar. Kızıl Khmerler 1978 yılı ortasından itibaren birçok Çam topluluğunun, kadın ve çocuklar da dahil, sistematik biçimde soyunu tüketmeye koyuldu.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
19/9/2007 · Kategori: Makale Yorum
Dr Erkin EMET
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi
"Dünya Uygur Gençler Kurultayi" adli yeni olusumdan bahsetmeden önce, Dogu Türkistan davasinin yurt disindaki tarihine kisaca göz atmak gerekiyor. Türkiye-Çin iliskilerinde her zaman Dogu Türkistan sorunuyla karsilasilmaktadir. Türkiye Cumhuriyeti muhacir durumundaki Uygur Türklerinin Dogu Türkistan mücadelesi mesalesinin yaktigi yerdir. Türkiye'de yasayan Dogu Türkistanlilarin büyük çogunlugu 1949 yilinda Komünist Çinlilerin Dogu Türkistan'i isgal etmesinden sonra, 1952 yilinda Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Suudî Arabistan üzerinden Türkiye'ye gelmistir. Bakanlar kurulu, 13 Mart 1952 tarih ve 3232-0-3035/12765 sayili karariyla 1850 Dogu Türkistanlinin iskânli göçmen olarak Türkiye'ye kabulüne karar vermistir (Alptekin 1990: 15). Göçmen olarak gelen Dogu Türkistanlilar Uygur, Kazak ve çok az sayida Kirgiz Türklerinden olusmaktaydi. 1952 yilindan sonraki yillarda 500 kadar göçmen kendi imkânlariyla Türkiye'ye gelmistir (Can 1996: 5-11). 1960'li yillarda ise, Afganistan üzerinden yaklasik 400 kadar Dogu Türkistanli gelmistir (Gayretullah 1995). 1980'li yillarda Çin'deki açiklik politikasindan yararlanarak binlerce Dogu Türkistanli akrabalarini görmek amaciyla Türkiye'ye gelerek yerlesmistir. Parçalanmis ailelerin birlesimiyle yüzlerce Dogu Türkistanli göçmen Türkiye'ye yerlesmistir. Iskânli göçmenlerin büyük çogunlugu Nigde, Kayseri, Konya ve Salihli'ye yerlestirilmistir. Bunun disinda 1980'den sonra egitim için Türkiye'ye gelen Dogu Türkistanli ögrenciler Türkiye'ye yerlesmislerdir. Bugün ise, Türkiye'de yaklasik 20 bin Dogu Türkistanlinin Türkiye'de yasadigi tahmin edilmektedir.
1951 senesinde gelen göçmen kafilesi içinde, 1936'dan 1947 senesine kadar milliyetçi Çin Parlamentosunda Dogu Türkistan'i temsil eden, daha sonra Dogu Türkistan'a dönerek, Dogu Türkistan Hükümetinin Genel Sekreterligini ve Uygur Kültür Cemiyeti ile Dogu Türkistan Gençlik Teskilatinin genel baskanligini yapan Isa Yusuf Alptekin ve Dogu Türkistan'da kurulan Eyalet Hükümetinde, Bayindirlik nazirligina atanan, ayni zamanda Ürümçi Üniversitesinde Fahri Rektör ve Profesörlük unvani ile çalismalarda bulunan, 29 aralik 1948 tarihinde Eyalet Hükümetine muavin reisi olarak tayin edilen Mehmet Emin Bugra da vardi. Mehmet Emin Bugra hem de Isa Yusuf Alptekin Türkiye'ye geldikten sonra da Dogu Türkistan davasi için aktif sekilde siyasî ve sosyal faaliyetlerde bulundular. Mehmet Emin Bugra Istanbul'da kaldigi 1951-1954 yillarinda Türkistan adli bir dergi yayinlamistir. Dergi adeta Türkistan'in her iki kanadinin hürriyet mücadelesi organi görünümündedir. Türk dünyasina hitap eden ilmî bir dergidir. 1953 sonbaharinda geçirdigi kalp krizi dolayisiyla Mehmet Emin Bugra uzunca bir süre yataga bagli kalmasindan dolayi derginin yayini durmustur.
1953'te Ankara'ya tasinan Mehmet Emin Bugra, artik Türkiye Cumhuriyeti vatandasidir. 1956'da, Ankara'da, Türkistan'in Sesi adinda aylik bir dergi yayinladigini görüyoruz. Dergide Dogu Türkistan sözcülügü agir basiyor. Mehmet Emin Bugra ayni tarihte The Voice of Turkistan adinda üç aylik bir Ingilizce dergiyi de yayina sokmustur. Her iki dergi, daha sonra ekonomik sikintilar yüzünden beklenmedik bir sekilde yayin hayatindan çekilmistir. Bu talihsiz gelisme, Tayvan'daki Milliyetçi Çin yönetiminin Suudî yönetimine yaptigi baskilar sonucu, Suudî makaminin, muhacirlerimizin parasal destekte bulunmamalari yönünde tedbir almasindan kaynaklaniyordu. Bu yasagin seksenli yillarda kalktigini memnuniyetle müsahede ediyoruz.
Ayni yillarda, Mehmet Emin Bugra Dogu Türkistan'in Dünü Bugünü (1952 Istanbul) adli kitabini yayinladi.
Mehmet Emin Bugra'nin en önemli eseri Sarkî Türkistan Tarihi onun vasiyetine uygun olarak yeniden düzenlenmis ve 1987'de hemsehrîlerinin parasal katkilariyla Ankara'da basilmistir.
Mehmet Emin Bugra ve Isa Yusuf Alptekinler Türkiye'ye geldigi sirada Soguk Savas iyice kizismisti. Kore'de Çin ile Amerika çarpisiyordu. Türkiye Cumhuriyeti Kore'ye asker göndererek yeni olusan bloklasmada Bati safinda yerini almisti. Mehmet Emin Bugra bu ortami söyle degerlendirmistir:
"Bir yandan Dogu Türkistan'in bagimsizlik hakkini, sözde de olsa, teslim etmesi için Tayvan hükûmeti baski altinda tutulurken, diger yandan komünist Çin mahkûmu Dogu Türkistan ve komünist Rusya mahkûmu Bati Türkistan, Kafkasya ve Idil-Ural halklari Soguk Savasta müsterek düsmanlarina karsi güç birligi yapmali. Çin ve Rus emperyalizminin dünyayi kandirmasina seyirci kalinmamali. Ileride Komünist rejimler çöktügünde esir Türkler de söz sahibi olabilmeli." (Bugra 1995: 25).
Mehmet Emin Bugra ile Isa Yusuf Alptekin, Türkiye'de yerlesik Bati Türkistanli, Kafkasyali, Idil-Ural ve Azerbaycanli liderlerle bu amaçlar dogrultusunda is birligi yapti.
Soguk Savasta Sovyet Rusya ve Komünist Çin'e karsi Türk kökenli muhacirlerle beraber cephe açmaya çalisti.
Böylece gelisen is birligi sayesinde Asya ve Afrika'da konferanslara katildi, degisik ülkelerde temaslar yaptilar, Çin ve eski Sovyet rejimlerinin yayilmaci, sömürgeci niteligini gözler önüne sermeye çalistilar. Bu liderlerden Mehmet Emin Bugra 1965'te, Isa Yusuf Alptekin 1995'te ölene dek Türkiye'de kaldilar ve Çin karsiti faaliyetlerini sürdürdüler. Çin Halk Cumhuriyeti Xin Hua haber ajansi Halk Gazetesi(Ren min ribao)'nin 18. Aralik 1995 tarihindeki sayisinda Alptekin'in ölümünü "Çin'in düsmani öldü" basligiyla çok önemli bir haber olarak dünya kamuoyuna duyurmustur.
Türkiye'ye yerlesen Dogu Türkistanli göçmenler ilk olarak 1960 yilinda Istanbul'da Dogu Türkistan Göçmenler Dernegi'ni kurmuslardir. 1980'li yillarda ise, Dogu Türkistan Vakfi ve Kayseri Dogu Türkistan Kültür ve Dayanisma Dernegi kurulmustur. Çin'in 1980'li yillarda yürürlüge koydugu disa açilma politikasi neticesinde, kismen de olsa Dogu Türkistan ile olan iliskiler gelisti. Pek çok Dogu Türkistanli bilim adami Anadolu Türklügüyle tanisma firsatina kavustu. Türkiye Cumhuriyeti ile Çin iliskilerinin gelismesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin yanlis dis politikasi sonucunda, son dönemlerde Türkiye'deki Dogu Türkistanlilarin faaliyetine kisitlamalar getirildi. Çin Halk Cumhuriyeti Türk Dünyasi üzerinde oyun oynamaya devam etmekte. Türkiye basta olmak üzere Türk Cumhuriyetlerinin ciddî bir Çin dis politikasi bulunmamaktadir. Çin batiya dogru yayilma politikasina hiz vermis, Türk Cumhuriyetlerinde siyasî ve ticarî bakimdan söz sahibi olmus durumdadir.
1987 yilindan itibaren Suudî Arabistan'daki Dogu Türkistanlilarin, uluslar arasi yardim kuruluslari ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Türk Cumhuriyetlerine yaptigi egitim yardimi çerçevesinde çok sayida Uygur genci Türkiye'de okumaya basladi. Ögrenciler hareketi, diger bir degisle gençler hareketi 5 Aralik 1985'te Pekin'de okumakta olan Dogu Türkistanli ögrenciler tarafindan baslatildi. Bütün engellemelere ragmen Pekin Merkezî Milletler Enstitüsüne toplanan ögrenciler Tian Anmen meydanina dogru yürüdüler. Yürüyerek Tian Anmen meydanindaki Cumhurbaskanlik konutunun (Zhong Nanhai) önüne kadar ulasan ögrenciler isteklerini içeren yaziyi Cumhurbaskani özel kalemine takdim ettikten sonra, olaysiz bir sekilde okullarina döndüler. Istekleri ise sunlardi:
1. Dogu Türkistan'a Çinli göçünün durdurulmasi;
2. Dogu Türkistan'da yürürlüge konulan aile planlamasinin durdurulmasi;
3. Görevinden uzaklastirilan Sin Jiang Uygur Özerk Bölgesi eski baskanlarindan Ismail Emet'in görevinin iade edilmesi;
4. Dogu Türkistan'da yapilmakta olan atom denemelerinin durdurulmasi;
5. Dogu Türkistan'daki Uygurlarin egitim düzeyinin yükseltilmesi;
6. Çin'deki mahkûmlarin Dogu Türkistan'daki hapishanelere naklinin durdurulmasi.
Ilgili makamlardan uzmanlar Üniversiteye gelip bu isteklerle ilgili açiklamalarda bulundular. Fakat tatmin edici cevap alinamadi. Aksine Çin'in Dogu Türkistanlilara yaptigi zulüm artarak devam etti. Bu olaya katilan ögrenciler üniversiteyi bitirdikten sonra kirsal bölgelere sürgüne gönderildiler. Aradan 3 sene geçtikten sonra, hareketin devami sayilan olay, 15 Haziran 1988'de, Dogu Türkistan'da Ürümçi'deki çesitli üniversitelerde patlak verdi. Bu olay Çin hükûmetini son derecede rahatsiz etti. 1991 yilinda eski Sovyetler Birligi'nin parçalanmasi Türk Cumhuriyetlerinin bagimsiz olmasi yurt içi ve yurt disindaki Uygur Türklerinin bagimsizlik arzusunu daha da artirdi. Bu olaya katilan ögrenci hareketi önderlerinin bir kismi 1992-1994 yillari arasinda Türkiye'ye geldiler. Böylece Dogu Türkistan'da baslatilan bu hareket Türkiye'ye tasindi. 1994 yilinda Ankara'da Dogu Türkistan Ögrenciler Birligi kuruldu. Bu olusumun amaci Dogu Türkistan davasina yeni bir kan, yeni bir ivme kazandirmak idi. Gerçekten Ögrenciler Birligi kisa süre içinde Türkiye ve Orta Asya'da hizli bir sekilde gelisti. Ayni zamanda önemli hareketlere imzasini atti. Bu olaylardan rahatsiz olan Çin Hükûmeti, Ögrenciler Birligini parçalamaya çalisti. Yöneticiler arasina fitne fesat salmak ve Türkiye üzerine baski yapmak suretiyle amaçlarina ulastilar. Ama bu hareketin devam etmesi gerekiyordu. Ögrenciler Birligi henüz kapanmazken, gençler hareketini uluslar arasilastirmak amaciyla 1996 yilinda Kazakistan'in Alma-ata sehrinde 1. Dünya Uygur Gençleri Kurultayi çagrildi. 1997 yilinda Dogu Türkistan'in Gulca sehrinde patlak veren Gulca olayindan sonra, dünya kamu oyunun dikkati Dogu Türkistan'a çevrildi. Çoktan beri birlik-beraberligin korunmasi, bir çati altinda toplanma arzusu içinde olan 26 tane Dogu Türkistanli vakif ve dernegin önde gelenleri acilen Istanbul'da toplanip Istanbul'da, Millî Merkez adi altinda bir teskilât kurdu. Bir iki teskilât disinda bütün örgüt ve dernekler bu çati altina girdiler. Dogu Türkistan davasini dünya kamu oyuna daha etkili anlatabilmek amaciyla Millî Merkez yönetimi 5 Haziran 1999'da Istanbul'da toplanarak II. Dogu Türkistan Millî Kurultayi'ni Almanya'nin Münih sehrinde açma karari aldilar. Karar alindiktan 4 ay sonra, 11-16 Ekim günleri Almanya'nin Münih sehrinde 2. Sarkî Türkistan Millî Kurultayi çagrildi. Bes günlük tartisma sonucunda önemli kararlar alindi ve Sarkî Türkistan Millî Merkezi'nin adi Sarkî Türkistan (Uyguristan) Millî Kurultayi olarak degistirildi. Millî Kurultay'in merkezi Almanya'nin Münih sehri olarak kararlastirildi. Demokratik seçimle yönetim kadrosu seçildi. Bütün üst düzey yönetim kadrosu Avrupa'da yasayan kisilerden seçildiler. Çünkü bundan sonraki stratejide Avrupa agirlikli mücadele benimsenmisti. Kurultay yapildiktan sonra çok geçmeden muhalif sesler yükselmeye basladi. Dogu Türkistan davasinin yavas ilerlemesindeki ana sebeplerden birinin birlik-beraberligin olmayisi oldugunu herkes biliyordu. Birlik-beraberlik konusunda ahkâmlar kesilirdi, fakat is gerçek birlesmeye geldiginde herkes bildigini yapiyordu. Herkes reis olmak, ama kimse reis muavini olmak istemiyordu. Ayrica Uygur Türklerinin kanina islemis mahallîcilik, bencillik ve asirlardan beri esaret altinda yasamaktan kaynaklanan toplumsal yozlasmalarin ortaya çikardigi tahribatlar Uygur Türklerinin birlesmesini engelliyordu. 1985'ten sonra Türkiye'ye, Avrupa ülkelerine ve Amerika'ya çikip tahsil yapmis gençler, eski zihniyetle bu davanin yürümeyeceginin farkina vardiktan sora, Dünya Uygur Gençleri adi altinda yeni bir mücadele anlayisi tasiyan olusum olusturdular. Bunlarin amaci eski mücahitlerden Isa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Bugra'nin baslattigi bagimsizlik mücadelesini daha da ileriye tasimak ve 21. yüzyila uygun mücadele stratejisi gelistirmek, Dogu Türkistan davasini uluslar arasi platforma tasimak, nihaî hedef olan bagimsizliga kavusmak. Dogu Türkistan'in Sesi adli dergi 1984'den beri yayin hayatindadir. Son dönemlerde yayina baslayan Gök Bayrak, Birlik, Dogu Türkistan dergileri, ayrica Istiklâl, Uçkun (Kivilcim) adli gazeteler ve web sayfalariyla Dogu Türkistan davasi hakkinda Türk kamu oyunu, Türkiye üzerinden Islâm dünyasini, Avrupa kamu oyunu ve Uygur kamu oyunu etkilemeye çalismaktadirlar.
Yukarida da belirttigimiz gibi II. Dünya Uygur Gençler Kurultayi 12-15 Kasim 1998 tarihleri arasinda Türkiye'nin baskenti Ankara'da yapildi. Kurultaya Kazakistan, Kirgizistan, Almanya, Türkiye, Suudî Arabistan, Amerika, Isveç ve Özbekistan gibi ülkelerde faaliyet göstermekte olan Dogu Türkistan teskilâtlari ve Uygur cemaati tarafindan seçilerek gönderilen 62 resmî vekil katildi. Bu kurultayda 4 günlük tartisma sonucunda Dünya Uygur Gençleri Kurultayi'nin Nizamnamesi yeniden düzeltilerek kararlastirildi. 53 maddeli nizamname kabul edildi. Ayni zamanda, ilk asamada birlik-beraberlik saglandi ve ileriye yönelik önemli kararlar alindi.
III. Dünya Uygur Gençleri Kurultayi, aradan tam iki yil geçtikten sonra, 12-15 Kasim 2000 tarihlerinde Estonya'nin baskenti Tallinn sehrinde Temsil Edilmeyen Milletler Organizasyonu (Unrepresented Nasions and Peoples Oganization)'nun yardimiyla yapildi. Kurultaya Kazakistan, Kirgizistan, Almanya, Türkiye, Suudî Arabistan, Amerika, Isveç ve Kanada gibi ülkelerde faaliyet göstermekte olan Dogu Türkistan teskilâtlari ve Uygur cemaati tarafindan seçilerek gönderilen 39 resmî vekil katildi. Bunlarin disinda yukaridaki ülkelerde faaliyet göstermekte olan teskilâtlarin yetkilileri ve Dogu Türkistanlilarin kendi kaderini kendileri belirleme hakkina saygi gösteren demokrat Çinliler ve Estonya, Fransa ve Almanya'dan gözlemciler de katildilar. Bunlarin disinda Estonya milletvekilleri ve Tallinn belediye baskanlari birer konusma yaparak kurultayi kutladilar. Ayni anda pek çok Dogu Türkistan teskilâti ve taninmis sahis tebrik faksi ve mektubu gönderdiler. Kurultayin açilisi Estonya medyasinin ilgisini çekti. Dünyanin çesit yerlerinden gelen Dogu Türkistanli gençler, yogun tartismalarla Gençler Kurultayi'nin Nizamnamesini yeniden inceledi ve gereken düzeltmeler yapildi. 53 maddeden olusan nizamname kabul edildi. Kurultayin yeni yönetim kadrosu seçildi. Millî azatlik mücadelesinde gençlerin üzerine düsen vazifeler konusunda tartismalar yapildi ve kurultay vekillerinin oylariyla asagidaki kararlar alindi:
Kararlar
1. Gençler Kurultayi gençlerimizin millî azatlik mücadelesinin en önemli gücüdür ve gençlerimizin komünist Çin hâkimiyetine karsi mücadelesinin daha da güçlenmesini istiyor.
2. Gençler Kurultayi memleket içi ve disindaki bütün teskilât ve vatansever milliyetçi insanlar ile daha iyi temas kurarak ve her zaman üzerine düseni yapmaya, vazifeleri yapmaya hazir durur.
3. Gençler Kurultayi Dogu Türkistan davasinin devam etmesi için Birlesmis Milletler ve bütün uluslar arasi insan haklari örgütleri ile olan iliskilerini daha da güçlendirerek onlar ile is birligi yapar. Ayni zamanda onlari Çin hükûmetine baski yapmaya çagirir.
4. Gençler Kurultayi Çin Hükûmetinden Dogu Türkistan'da yürütülmekte olan kanli soy kirimini hemen durdurmayi ve siyasî sebepten haksiz yere tutuklanan günahsiz halkin hemen serbest birakilmasini talep ediyor.
5. Gençler Kurultayi Çin Hükûmetini Dogu Türkistan'daki isgalci siyasetinden vaz geçmeye çagirir.
6. Gençler Kurultayi sözde Sin Jiang Uygur Özerk Bölgesi'nin kukla reisi Ablet Abdurresit gibileri Dogu Türkistan halkinin hakkini satacak ve ihanet edecek anlasmalara imza atmamaya ve iptal etmeye davet eder.
7. Gençler Kurultayi Çin isgalcileri tarafindan vahsîlerce öldürülen gençlerimizi saygiyla anar ve gençlerimizi bütün sehitlerimizi ögrenmeye çagirir.
8. Gençler Kurultayi bütün dünyadaki medya kuruluslarini Dogu Türkistan'da cereyan etmekte olan trajediye ilgi göstermeye çagirir.
9. Gençler Kurultayi bütün Dogu Türkistan'daki anne ve babalari çocuklarini vatanseverlilikle egitmeye çagirir.
10. Gençler Kurultayi bütün gençlerimizi uluslar arasi kuruluslara ve kongrelere katilmaya tesvik eder.
11. Gençler Kurultayi bütün dünyadaki çevre kuruluslarini Dogu Türkistan'daki çevre kirliligi ile ilgilenmeye çagirir.
12. Gençler Kurultayi Dogu Türkistan davasini güçlendirmek ve onun ekonomik kaynagini çözmek için vakif kurar.
13. Gençler Kurultayi Dogu Türkistan davasini güçlendirmek için enformasyon ve stratejik arastirma merkezleri kurar.
14. Gençler Kurultayi Kasim 2000'de Dünya Islâm Birligi tarafindan Dogu Türkistan'daki Müslümanlar hakkindaki kararindan dolayi tesekkür eder.
15. Gençler Kurultayi bütün dünya yardim kuruluslarinin Dogu Türkistan Gençlerinin egitimi için maddî imkân saglamasini ister.
16. Gençler Kurultayi Insan Haklari Gözetleme Teskilâti' (Human Rights Watch)nin Uygur is kadini Rabiye Kadir'a verdigi Dünya Baris Ödülü için tesekkür eder ve bütün uluslar arasi teskilâtlarin ve hükûmetlerin Çin'e baski yapip Rabiye Kadir'i hemen serbest birakmasini ister.
17. Gençler Kurultayi bu toplantinin basarili açilmasi için katkida bulunan ve desteklerini esirgemeyen Estonya Hükûmeti'ne ve halkina ve medyaya, ayrica Temsil Edilmeyen Milletler Organizasyonu'na (UNPO) tesekkür eder.
15. 11. 2000 (Estonya-Tallinn)
Son olarak sunu da belirtmek gerekiyor ki, Dünya Uygur Gençler Kurultayi kuruldugundan bu yana, kisa bir süre içersinde hizli bir sekilde güçlenmis ve büyümüstür. Gençler bir toplumun dinamizmidir. Bu dinamizmi dogru kullandigimiz zaman hakli davamizin basariya kavusmasi hizlanacaktir. Uygur halki da bunun önemini çoktan kavramistir. Uygur büyükleri gençlerin mücadelesini takdirle karsilamis, maddî ve manevî destegini esirgememektedir. Bu defaki Kurultayda da bu ispatlanmis, bagimsizlik için bütün güçler birlesmeye dogru yönelmis somut adimlar atilmistir.
Dünya Uygur Gençleri Kurultayi Yönetici Kadrosu
Kurultay Reisi : Dolkun Isa (Almanya)
Muavin Reis : Abdurresit Turdiyev (Kazakistan)
Mehmet Tohti (Kanada)
Yürütme Kurulu Baskani : Abdulhekim Hoteni (Almanya)
Baskan Yardimcilari : Nizari (Kazakistan)
Abdurrahman Sargocayev (Kirgizistan)
Dr. Erkin Emet (Türkiye)
Maynur Yusuf (Amerika Birlesik Devletleri
Fon Baskani : Abdulletip Kasim (Suudi Arabistan)
Fon Baskan Yardimcisi : Dilmurat Akbarov (Kirgizistan)
Mehmetcan Kasgari (Türkiye)
Ferhat Saitov (Kazakistan)
Nurahmet Kari (Almanya)
Bas Teftis : Abdulaziz Turkestani (Suudi Arabistan)
Yardimcilari : Ömercan Bomba (Almanya)
Abdulcelil Turan (Türkiye)
Adilcan Usenov (Kazakistan)
Talat Tohtiyev (Kirgizistan)
Daimi Komite üyeleri : Abdulmejit Savut (Isveçre)
Ömercan Memet (Kanada)
Tursun Tay (Kirgizistan)
Adile Rozi (Almanya)
Mehmetcan Kasgarî (Türkiye)
Kaynaklar
• ALPTEKIN I., (1990)., "Dogu Türkistan'dan Hicretimizin 40. Yili", Erciyes Dergisi, Sayi 2, 1990 Kayseri
• BUGRA, Yunus, (1995). "Mehmet Emin Bugra'nin Mücadele Hayati'ndan Örnekler", Dogu Türkistan'in Sesi Dergisi, Istanbul 1995, Sayi: 46, 25.
• CAN, A., (1996). "Dogu Türkistan'dan Kanli Göçler", Dogu Türkistan, 1996, Sayi: 1, Ocak- Subat, 5-11.
• GAYRETULLAH. H. B., (1995). Altaylar'da Kanli Günler, Istanbul.
[1] . KÖK Journal of Social and Strategical Research, Vol. II, Num. 2, (Autumn 2000).
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
1/9/2007 · Kategori: Makale Yorum
TÜRKİSTAN TÜRKLERİNİN KURTULUŞ SAVAŞI'NA VE CUMHURİYET'E KATKILARI
Türkistan Türklerinin Anadolu Türklerine çeşitli şekillerde vermeye çalıştığı yardım ve destekleri,
I. Askeri yardım,
II. Para yardımı,
III. Fikri veya siyasi destek
olarak üç başlık altında incelemek mümkündür.
I. Askeri Yardım:
Bu konuda en eski kayıt 1788 Osmanlı-Rus savaşına kadar uzanmaktadır. Arşiv kayıtlarına göre, Hicri 1202 ramazan (1788 haziran) ayında Türkistanlı Mehmed Bahadır, Hokand'dan hac niyetiyle yola çıkar. Erzurum'a geldiğinde Osmanlı'nın savaş için asker topladığını işitir. O sırada I. Abdülhamid Rusya'ya harp ilan etmiştir. Bunun üzerine hacca gitmekten vazgeçen Mehmed Bahadır 4 arkadaşıyla beraber savaşa katılmaya karar verir. Başbakanlık Devlet Arşivindeki belgelere göre, Mehmed Bahadır Divan-ı Hümayun'a müracaat ederek savaşmak için 5 at, 5 kılıç, 3 tüfek ve azık verilmesini ister [3] .
Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında da Hac için Mekke ve Medine'de bulunan Türkistanlı Hacılar ile talebelerden bazıları gönüllü olarak Osmanlı ordusuna katılmışlardır. Türkiye'ye yakınlık özellikle Balkan harpleri sırasında kendisini belli etmiştir. Kazan Türklerince Hilal-i Ahmer'e çokça para yardımı yapıldığı gibi, Türk ordusunda hizmet görmek üzere gönüllü asker ve hemşireler de gitmişti [4] .
Bundan başka 1912 senesinde Medine'de tahsilde bulunan 400 kadar genç Balkan muharebesine gönüllü katılmak üzere İstanbul'a gider ve Edirne düşmandan geri alındıktan sonra Medine'ye geri dönerler [5] . I. Dünya Savaşı sırasında Medine'de Osmanlı ordusuna gönüllü katılmak isteyen Türkistanlılar ayrıca beş Osmanlı altını vermişlerdir. Niçin böyle yaptıkları sorulunca, Arapların Türkistanlılar aç kaldıklarından dolayı Osmanlı ordusuna katıldığını zannetmemeleri için böyle bir tedbir aldıklarını söylemişlerdir. Bu suretle 51. Alay'a gönüllü kaydolan Türkistanlılar Avali harbine iştirak etmişlerdir [6] .
I. Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında Türkiye'ye askeri yardımın ilginç bir şekli Kadı Abdürreşid İbrahim Efendi tarafından gerçekleştirildi. Kadı Abdürreşid Almanya'ya esir düşen Rusya Türklerinden (Kazan Türkleri ve Başkurtlardan) İngilizler ve gerekirse Ruslara karşı da savaşmak üzere gönüllü kıtalar topladı. Bunlardan bir tabur (Asya taburu) Irak cephesinde savaşmak üzere Türkiye'ye geldi ve Irak cephesinde bir çok şehit verdiler [7] .
Bir grup Türkistanlının hac dönüşü Kurtuluş Savaşı'na da katıldığını görmekteyiz. Mekke ve Medine'de hac ibadetini tamamlayarak Türkistan'a dönmekte olan 40 kadar hacı Çukurova'da iken I. Dünya Savaşı başlar ve yurtlarına dönemeyip orada kalırlar. Harp esnasında burada bazı işlerde çalışarak geçimlerini temin ederler. Osmanlının savaşta yenilmesi üzerine Çukurova Fransızlar tarafından işgal edilir. Türkistanlılar Tarsus'ta Fransızlara karşı ilk silahlı mücadeleyi başlatanlar arasında yer alırlar. Türkistanlılardan Hacı Yoldaş başkanlığındaki grup, karakol basarak, trenlere saldırarak Fransızlara zarar verdirir. Daha sonra Kavaklıhan cephesi kumandanı Zeki Baltalı'ya müracaat ederek, Türk ordusuna katılırlar. Grup kumandanı Halil Süllü'nün emrinde Fransızlara karşı çarpışan 26 Türkistanlıdan 16 sı şehit düşer [8] .
Azeri Türkleri ise Kurtuluş Savaşı'na kendi bağımsızlıkları pahasına askeri yardım sağlamak istemişlerdir. Azerbaycanlı ilim adamı Prof. Vagıf Arzumanlı'nın Bakü'de 1998 senesinde yayınlanan makalesinde belirttiğine göre, 28 nisan 1920'de Azerbaycan Parlamentosu hakimiyeti bolşeviklere vermeyi kabul ederken koyduğu şartlardan birisi Rus ordusunun Bakü'ye girmeden önce demiryolu vasıtasıyla Anadolu'nun yardımına gitmesi idi [9] . Bu hakikatin TBMM Gizli celse zabıtları ile Polonyalı araştırmacı Tadeusz Swietochowski'nin eserinde de teyit edildiğini görmekteyiz [10] . Bu durum Azeri Türklerinin kendileri bağımsızlıklarını kaybetseler bile, Türkiye'nin bağımsız yaşamasını istediğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak Ruslar kabul ettikleri bu şartı yerine getirmediler.
Türkistan Türklerinin 1914-1917 yılları arasında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşen Osmanlı subay ve askerlerine yaptıkları yardımları da, dolaylı da olsa Kurtuluş Savaşı'na askeri yardım olarak görebiliriz. Zira bu askerlerden yurda dönenlerden bir çoğu daha sonra Kurtuluş Savaşı'na katılmışlardır.
29 Ekim 1914 15 Aralık 1917 arasında Kafkas cephesinde Ruslara yaklaşık 60 bin Osmanlı subay ve askeri esir düşer [11] . Bu esirlerin büyük bir kısmı Hazar Denizi'nde Bakü'ye yakın Nargin adası ile Kuzey ve Güney Kafkasya'ya nakledilmişlerdir. Bunlar 1918'de Güney Kafkasya'ya giren Osmanlı ordusu tarafından kurtarılarak Türkiye'ye getirilmiştir [12] . Ancak henüz Moskova'nın kontrolüne tam olarak girmemiş Sibirya'da bulunan 9 bin kadar Türk esirini kurtarma girişimleri sonuçsuz kalmıştır [13] .
Çok zor şartlarda yaşamaya mahkum edilen bu esirlerin büyük bir kısmına Rusya Türkleri sahip çıkarak, yardım etmişlerdir [14] . Bunun için Moskova, Petrograd, Kazan, Ufa ve Orenburg'da özel komiteler teşkil edildi [15] . Rusya müslümanlarının Moskova'da 1-11 Mayıs 1917 tarihinde yapılan ilk genel toplantısında da Türk esirlerinin içinde bulunduğu zor durum görüşüldü. Kurultay bu hususu Rusya Harbiye bakanı Kerensky'ye telgraf çekerek bildirdi [16] . Esirlerden yaklaşık 1000 kadarı kendi çabaları ve Türkistanlıların yardımıyla Afganistan üzerinden Türkiye'ye dönmüştür [17] .
Türkiye'ye dönen esirlerden biri olan Tahsin İybar, hatıratında “Ruslar Sibirya'daki kampta esirlere geniş Rus topraklarından çıkamazsınız demişlerdi. Buna rağmen Rus topraklarından çıkmaya muvaffak olduk. Çünkü bize Türkistanlılar zengin, fakir ihtiyar genç demeden adeta birbirleriyle yarışırcasına yardım etmişlerdi” demektedir [18] . Daha sonra uluslararası alanda yapılan çalışmalar neticesinde kalan esirler de kurtarılarak, yurda getirilmiştir. 1925 Yılından sonra Rusya'da hiç esir kalmamıştır [19] .
II. PARA YARDIMLARI
Türkistan Türkleri daha Balkan Savaşı yıllarında Türkiye'ye para yardımı yapmaya başlamışlardı. Mesela, Kazan Türkleri bu yıllarda Hilal-i Ahmer'e hatırı sayılır ölçüde para yardımı yapmıştır [20] . Kazak Türkleri de bu konuda ellerinden geleni esirgememişlerdir. Berlin'de 1930'lu yıllarda Çağatay Türkçesinde yayınlanan "Yaş Türkistan" dergisinde yer alan bir makaleye göre, Balkan harbi yıllarında (1912-13), Türkistan'ın Akmeşit şehrinden Sadık Ötegenov isimli bir ihtiyar Kazak, küçük heybesinin iki gözüne doldurmuş olduğu altınları Rusya'nın başkenti Petersburg'a getirir. Burada tahsilde bulunan hemşehrisi Mustafa Çokay'ın evine gider ve ondan kendisini Osmanlı elçisine götürmesini rica eder. Elçilikte, ihtiyar Kazak Osmanlı elçisi Turhan Paşa'dan, Türkistanlı Türk kardeşlerinin sevgi ve sempatisinin küçük bir ifadesi olmak üzere getirdiği yardımı gerekli yere ulaştırması için ricada bulunur. Bunun üzerine gözleri dolan Turhan Paşa her ikisini kucaklayıp öper ve emaneti kabul ederek yerine ulaştıracağına söz verir [21] .
Yine bu dönemde Medine'de tahsil görmekte olan Kazak öğrenciler Osmanlı askerine yardım için harçlıklarından 200 lira toplarlar. Balkan harbi yıllarında Kazakistan'da yayınlanmakta olan "Aykap" gazetesinin bu konudaki haberine göre, öğrenciler topladıkları paraları Medine valisi Basri Paşa'ya teslim ederek, ondan bu yardımı Hilal-i Ahmer cemiyetine ulaştırmasını isterler [22] . Yardım küçüktür, ama Türkistanlı öğrencilerin dahi Balkan Savaşı sırasında Türkiye'ye yardım etme arzusunda bulunduğunu göstermesi açısından önemlidir.
I. Dünya Savaşı sırasında Andican zenginlerinden Mir Kamil Mir Mumanbayoğlu Rusya'ya karşı Osmanlı devletine 200 bin ruble yardım gönderir [23] .
I. Dünya Savaşında Türkiye'ye ilginç, ilginç olduğu kadar şuurlu bir katkı Türkistanlı pamuk tüccarlarından gelir. I. Dünya Savaşı sırasında Rusya'da ulaşım ve üretimdeki sıkıntılardan dolayı, Türkistan'daki pamuk alıcı bulamadığından stoklar büyümüştür. 1918'de Brest-Litovsk'da Sovyet Rusya ile ittifak devletleri arasında barış imzalanınca, Rusya'ya giden ilk Alman sefirinin mümessili pamuk almak için Türkistan'a gider. Pamuk tüccarları ticari pazarlıklara girmeden evvel alıcıdan milliyetini belgelemesini isterler. Alış-verişle alakası olmayan böyle bir talep karşısında Alman temsilci hayrete düşer. Diğer taraftan Rusya'nın eski düşmanı olan bir devletin temsilcisi olduğu için de endişelenerek ürker. Bu talebin ticaretle alakası olmadığını ileri sürerek, doğrudan doğruya fiyat ve kalite meseleleri üzerinde görüşmeyi teklif eder. Bu meselelerde uzlaşmanın kolay olduğunu söyleyenTürkistanlı tüccar, alıcının milliyetinin kendileri için çok daha önemli olduğunda ısrar ederler.
Bunun üzerine temsilci, alıcının Alman olduğunu gösteren vesikaları çekinerek göstermek zorunda kalır. Alıcının Almanya olduğunu öğrenen Türkistanlı tüccar, kendisine büyük iltifatlarda bulunarak, mallarını başkasına verdiklerinden daha ucuza vereceğini ifade eder. Hayretler içinde kalan temsilci, bu iltifatın sebebini sorduğunda şu cevabı alır: "Biz pamuğun mühim bir harp maddesi olduğunu biliyoruz. Bu maddeyi beş-on kuruş kazanmak pahasına, Türkiye'nin düşmanlarına satmaktansa, yakıp imha etmeyi yeğleriz. Siz Almanlar Türkiye'nin müttefikisiniz. Size pamuğu ucuza vermekle, Türk kardeşlerimizin menfaatlerine hizmet ettiğimiz inancındayız" [24] .
Kurtuluş Savaşı'na gerçek anlamda para desteği, 100 milyon altın ruble gibi bir meblağı verme çabası Buhara Halk Cumhuriyeti'nden gelmiştir. 1873'ten Sovyet hükümeti tarafından istiklalinin tanındığı 1918 yılına dek Çarlık Rusyasına bağlı, yarı müstakil devlet konumunda olan Buhara o dönemde Türkistan'ın en zengin Hanlığı idi. Ticari faaliyetler sayesinde Buhara Hanlığı büyük bir zenginliğe ve altın rezervine sahip olmuştu [25] . Bu zenginlik sayesinde Buhara emiri Petersburg'da büyükçe cami yaptırabilmiştir [26] . Kızıl Ordu tarafından 2 Eylül 1920'de yıkılan Buhara Hanlığı'nın yerine 6 Ekim 1920'de Buhara Halk Cumhuriyeti ilan edilmesinden [27] sonra, Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Osman Kocaoğlu başkanlığındaki temsilcileri Moskova'ya giderek Lenin ile görüşme yaparlar.
Bu görüşmede Buhara heyeti, Lenin'e Türkiye için 100 milyon altın ruble yardım vermeyi taahhüt ederler. Heyet Buhara'ya döndükten sonra, bu konu parlamentoda oylanır ve Türkiye'ye yardım tek itiraz sesi yükselmeden oy birliği ile kabul edilir. Vaat edilen 100 milyon altın da en kısa zaman zarfında Moskova'ya ulaştırılır [28] . Bu teslimat konusunda elimizde herhangi vesika yoktur. Ancak Türkistan'da o devrin olaylarını yaşamış şahsiyetlerden ve Türkistan tarihi mütehassısı Z. V. Togan [29] ve Türkistan'daki esir Osmanlı subaylarından Raci Çakıröz [30] bu yardımın yapıldığını teyit etmektedir. Ne yazık ki bu yardım hedefine ulaşmamıştır. Sovyetlerin Türkiye'ye Eylül 1920 ile Mayıs 1922 tarihleri arasında yaptığı nakdi yardımlar da Buhara Cumhuriyeti'nin teslim ettiği 100 milyon rublenin çok altında, 11 milyon ruble civarındadır [31] .
III. FİKRİ VE SİYASİ DESTEKLER
I. Dünya Savaşı'ndan önce Rusya'da ve Osmanlı'da yaşanan 1905 ihtilali ve 1908 II. Meşrutiyeti'nden sonra Anadolu ve Rusya Türkleri arasında kuvvetli bir kültür bağı kurulmuştu. Bunun neticesinde I. Dünya Savaşında Türkistan Türklerinin bütün sempatileri Türkiye ile beraberdi [32] . Bu sempatinin büyüklüğünü Tahir Çağatay'ın I. Dünya Savaşı sırasında yaşadığı bir anısından görmek mümkündür.
Taşkent'te kalabalık seyirci arasında Umumi Vali Matson'un bulunduğu bir sinemada, savaşla alakalı belgesel film gösterilmekteydi. Perdede ilk olarak Rus ordularının seferberliği ve resmi geçidi gösterildi. Bunu takiben bütün büyük devletlerin askeri resmi geçitleri izlendi. Hepsi de sükunet içinde seyredilerek geçirildi. Fakat beyaz perdede başta sancağı ile bir Türk süvari alayı gözükmeye başlayınca, o muazzam binayı dolduran halk ani bir hareketle ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı. Bu kalkma hareketi o kadar ani ve tesirli bir şekilde vuku bulmuştu ki, seyirciler arasında bulunan Ruslar da gayri ihtiyari olarak bu kitle temayülüne uymak zorunda kalmışlardı. Bu durum karşısında sinirlenen umumi vali derhal salonu terketti ve film bir daha gösterilmedi [33] .
Yine Çağatay'ın belirttiğine göre, I. Dünya Savaşı esnasında Taşkent'te halk bütün heyecanıyla olayları takip ederdi. Türklerin muvaffakiyetini, Rusların mağlubiyetini belirten herhangi bir haberi ihtiva eden gazete derhal karaborsaya düşüyordu [34] .
Bu dönemde Türkistan Türkleri I. Dünya Savaşını çok yakından takip ediyor ve Türkiye'nin bir ölüm-kalım savaşı verdiğini farkediyorlardı. Mesela o dönemde Kazak Türklerinin önde gelen siyaset ve fikir adamlarından biri olan Mir Yakup Duvlat dünyadaki 300 milyondan fazla müslümanlar arasında en güçlüsünün Türkiye olduğunu ve bu Türkleri parçalamak için çeşitli devletlerin fırsat gözlediğini yazar. Kazakistan'da I. Dünya Savaşı yıllarında yayınlanmakta olan “Kazak” gazetesinin 1918 eylül sayısında yer alan yazısında Duvlat, bu fırsat beklemenin birkaç asırdan beri süre geldiğine işaret ettikten sonra, devam etmekte olan I. dünya savaş sırasında düşmanların İstanbul'u almak ve Ayasofya'ya asmak üzere haçı da hazırladıklarını ifade eder. Fakat Türklerin boş durmadığını, ülkelerini korumak için asırlardan beri mücadele ettikleri gibi, dört seneden beri de diz boyu kanlar içinde, milyonlarca yiğidini kurban ederek, mal-mülkünü feda ederek savaştıklarını yazar [35] . Görüldüğü gibi, Mir Yakup Duvlat'ın yazısı, Kazak bozkırlarından Türk topraklarında yapılan mücadelenin çok yakından takip edildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Türkistan Türklerinin I. Dünya Savaşı'nda olduğu gibi, Türk Kurtuluş Savaşını da her safhasına destek vererek yakından takip etmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Türkistan içinde aydınlar ve şairler halkı aydınlatıcı ve Kurtuluş Savaşını destekleyici yazılar yazmışlarsa, Türkistan dışına çıkabilmiş aydınlar uluslararası platformda kendi siyasi meseleleriyle beraber, Türkiye'nin bağımsızlığını ve reformlarını da destekleyici çalışmalar yapmışlardır.
Sovyetler Birliği dışında, Avrupa ülkelerinde bulunan Türkistanlı siyaset ve devlet adamları başından itibaren Atatürk'ün siyasi faaliyetlerini benimsedikleri görülmektedir. İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği günlerde, İdil-Ural Türklerinden Ayaz İshaki, Sadri Maksudi ve Fuad Toktar Paris'te bulunmaktaydı. Onlar, Bolşeviklerin İdil-Ural'da hakimiyeti ele geçirmesinden sonra, mücadelelerini yurt dışında devam ettirmek üzere Fransa'ya gelmişlerdi. Burada Fransız Dışişleri Bakanı ve Başbakanı Millerand ile görüşme gününü beklerlerken Türkiye Ayan Meclisi Üyesi Ahmet Rıza Bey ile karşılaşırlar. Ahmet Rıza Bey de Fransa hükümetinin isteği ile Türkiye'nin gayriresmi vekili olarak Paris'te bulunmaktadır. Kazanlı devlet adamları Ahmet Rıza Bey ile uzun uzun görüşmelerde bulunurlar. Görüşmenin yapıldığı 4 Nisan 1920 günü, İngilizlerin Padişah'a baskı yapıp, Mustafa Kemal'i asi ilan etmesini istediği günlere rast geliyordu. Kazanlı devlet adamları, Ahmet Rıza Bey'i Padişah'ın böyle bir isteği yerine getirerek Mustafa Kemal gibi bir kahramanı asi saymasının ülkeye büyük zarar vereceğini anlatarak, Padişah'a bu yönde telkinde bulunması hususunda ikna ederler [36] .
Hokand Muhtar Hükümeti'nin sabık başbakanı Mustafa Çokay da Türkiye'nin uluslarası alandaki politikalarına destek veren çalışmalar yapmıştır. Çokay bilhassa Ermeni meselesinde Türkiye'nin haklarının savunulmasında büyük gayretler göstermiştir. Şubat 1918'de Hokand hükümetinin Kızıl Ordu tarafından yıkılmasından sonra, 1919-1921 seneleri arasında Gürcistan'da bulunduğu sırada, Ermeni meselesine vakıf olan Çokay, ayrıca Tiflis'te Kuvayi Milliye temsilcisi olan Kâzım Bey (sonradan İzmir valisi, Trakya umumi müfettişi Kâzım Dirik) ile temasta bulunarak Ermeni meselesi hususunde devamlı surette makaleler neşretti [37] .
Mustafa Çokay 1919-1921 yıllarında Tiflis'te bulunduğu yıllarda Vol'nıy Gorets, Gortsı Kavkaza gibi rusça dergilerde ve kendi yönetiminde Türkçe çıkan Şafak gazetesinde Kazım Bey'den temin ettiği malumatları “Anadolu Mektupları” namı altında yayınladı [38] . Çokay bu işlerle meşgul olduğu sıralarda, Ermenistan'daki Amerika misyon başkanı ve Türkiye aleyhtarı General şiddetli bir beyanatta bulunur. Bu beyanata Mustafa Çokay, o kadar vazıh ve şiddetli cevap vermiştir ki, şahsi dostları bundan doğabilecek akibetlerden endişe ederek, bir takım koruyucu tedbirler almışlardır [39] . Çokay, Ermeni meselesi konusundaki makalelerini Gürcistan'dan Fransa'ya geçtikten sonra da yazmaya devam ederek, bunları fransızca ORIENT et OCCIDENT dergisinde yayınladı [40] .
Mustafa Çokay Şubat 1921'de Gürcistan'dan Türkiye'ye geçer. İstanbul'a varır varmaz müttefik makamlar vasıtasıyla İtilaf Devletleri nezdinde Türkistan meselesinde teşebbüslerde bulunur. Ancak Türkiye'yi de unutmaz. İstanbul'da gördükleri, Türkiye hakkındaki müttefik tasarıları ve Türkiye'nin geleceği hakkında Türkistan Türklerinin görüş ve dileklerini belirten bir memorandum hazırlayarak, müttefik kuvvetler komutanlığına verir [41] .
Mustafa Çokay Berlin'de 1933 yılında yayınladığı "Yaş Türkistan" dergisinde Ermenilerin Türkiye aleyhindeki oyunlarından birisini nasıl bozduğunu da teferruatıyla anlatmaktadır. Çokay'ın belirttiğine göre, Lozan konferansı yıllarında (1922-1923) Ermeni Cumhuriyeti Heyeti Reisi A. Aharonyan düzmece bir iddia hazırlayarak, Hindistan, Kafkas ve Türkistan müslümanlarının dahi Türkiye'yi Sevr anlaşmasına uymadığı için eleştirdiklerini ve Ermenileri haklı gördüklerini söylüyordu. Mustafa Çokay ve Ayaz Kafkasyalılar, İdil-Urallılar, Kırımlılar ve Türkistanlıları temsilen bu iddianın asılsızlığı konusunda bir memorandum hazırlayarak, Fransız dışişleri bakanlığına ve Lozan konferansına gönderirler [42] . Çokay yazısında şöyle demektedir: "Ahoranyan'ın Hindistan müslümanları hususunda söyledikleri ne kadar doğrudur, bilemem. Fakat biz, Kafkasyalılar, İdil-Urallılar, Kırımlılar ve Türkistanlılar adına 22 Mart 1922 günü Sevr anlaşması ile alakalı memorandumu teslim ettik. Onu Fransız Dışişleri Bakanlığına Ayaz İshaki ile beraber götürüp verdik" [43] Çokay bununla da yetinmez. Kendisi maddi sıkıntılar içinde olmasına rağmen, yol parasını borçla tedarik ederek Lozan'a da gider. [44] .
Diğer yandan Türkistan'dan Anadolu'daki mücadeleyi yakından takip etmeye çalışan aydınlar, bilhassa halkın duygu ve düşüncelerini dile getirmekte mahir şairler Kurtuluş Savaşı hakkında şiirler yazmışlardır. Bunlar, böylece şiir diliyle Atatürk ve Kurtuluş Savaşı'na destek vermek istiyorlardı. İşin enteresan yanı böyle şiirleri Türkistan'daki hemen her Türk boyunun önde gelen şairleri kaleme almışlardır. Mesela Kazak Türklerinin milli şairlerinden Mağcan Cumabay bunlardan biridir. Osmanlı mağlup edilerek işgaline karar verildiği sıralarda, Sovyet Rusya'sında iç karışıklıklar ve savaş sebebiyle açlık felaketi yaşanıyor ve halk sıkıntı içinde yaşıyordu. Buna rağmen Türkiye'nin işgale uğramak felaketi Türkistan halkı için çok derin bir yeis ve heyecanla karşılanmıştı. Kazak Türklerinin milli şairlerinden Mağcan Cumabay, ilk baskısı 1923 yılında Taşkent'te yayınlanan eserinde yer alan "Alıstağı bavrıma" yani "Uzaktaki kardeşime" isimli şiirinde bu duyguları açıkça ortaya koymaktadır [45] . Magcan 12 dörtlükten oluşan uzun şiirine
şöyle başlıyor:
Alısda azap çekken bavrım,
Quvarğan bayşeşektey kepken bavrım.
Qamağan qalın cavdın ortasında,
Köl qılıp közdin casın tökken bavrım.
Anadolu Türkçesiyle ifade edersek:
Uzakta azap çeken kardeşim,
Kurumuş lale gibi solan kardeşim.
Kuşatmış kalabalık düşmanın ortasında,
Göl gibi göz yaşı döken kardeşim.
Magcan şiirini şu mısralar ile bitiriyor:
Bavrım! Sen o cakda, men bu cakda
Qaygıdan kan cutamız, bizdin atka.
Layıq pa qul bop turuv,
Kel ketelik Altayğa ata miras altın taqqa.
Anadolu Türkçesiyle ifade edersek:
Kardeşim! Sen orada, ben burada
Kaygıdan kan yutuyoruz.
Bizim adımıza layık mıdır köle olmak,
Gel gidelim Altay'a ata yadigarı altın tahta [46] .
Kırgız şairi İsmail Sarıbayoğlu da, 1921 yılında Kurtuluş Savaşı için bir şiir yazmıştır. Hayatı hakkında fazla bir malumatımızın olmadığı bu Kırgız şairi, "İngilizler Türklere saldırırken yazılan şiir" ismini taşıyan şiirinde, Anadolu Türklüğünün ölüm-kalım savaşına Kırgız Türklerinin dikkatini çekmek ve gerekirse yardımına koşmak gerektiğini ifade etmekte ve şöyle demektedir:
Ekçeme içip kölösün,
Bar önörün ordo atmak.
Musulmandın işi emes,
Kılıç çappay cön catmak.
Koldon kelse kayrat kıl.
Oygon Kırgız uykudan.
Stambul türktön ayrıldın.
Bolup aldı ar bölök,
Ak cinister bölök.
Amerika, sarı orus
Aydap cürdü türkündü.
Aylan kelse, sen boluş.
Anadolu Türkçesiyle ifade edersek:
Ayran içerek eğleniyorsun,
Bütün hünerin eğlenmek.
Müslümanın işi değildir,
Kılıç sallamadan boş yatmak.
Elinden geliyorsa çaba göster.
Uyan Kırgız uykudan.
İstanbul Türk'ten ayrılıyorsun.
Oldular grup grup,
Beyazlar bir grup.
Amerika, Sarı Rus
Önüne kattı Türk'ünü.
İmkanın varsa, koş yardım et [47] .
Türkistan'ın önde gelen şairlerinden Abdülhamid Çolpan da (1897-1938) bir taraftan Türkistan'ın hürriyeti için halkta mücadele ruhu uyandırmaya çalışırken, diğer taraftan Türkiye'yi ihmal etmiyor ve Türk istiklal harbi için şiir yazıyordu. Onun Tufan adlı şiiri Anadolu'da milli mücadeleyi yürüten Türk ordusuna ithaf edilmiştir. Şiirde Türk ordusu "mazlumlar tufanının öç alıcı sellerine", işgalci kuvvetler ise "medeniyet beşiğinde oturan cellatlara" benzetilir. 1920'lerde yazılan şiirin başında ve sonunda Türk ordusuna hitap eden iki mısralık şu bölüm:
Ey İnönü, Ey Sakarya, ey İstiklal Erleri
Milli Misak alıngança totalmasdan ilgeri,
heyecan ve çoşkunluk yaratmaktadır. Şiir,
Ey istiklal, ey Sakarya, ey İnönü Erleri
Yür, mazlumlar tufanının öç alguçı selleri!
mısralarıyla sona ererken Çolpan, Türk İstiklal harbini batılı sömürücü ve işgalci güçlere karşı mazlum milletlerin öç alması olarak görmektedir [48] .
SONUÇ
Üç ana başlık altında incelediğimiz Türkistan Türklerinin Türkiye'ye yaptığı bu yardım ve desteklerin maddi boyutları, belki milli mücadelenin başarısına büyük etkiler yapacak ölçüde görülmeyebilir. Ancak onların o devirde içinde bulunduğu şart ve durumlar göz önüne alındığında büyük fedakarlıklar içinde ifa edilmiş olduğu muhakkaktır. Bu fedakarlıklar ve Türkiye'ye karşı beslenen sevgi ve muhabbet Balkan Savaşından itibaren artarak devam etmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında had safhaya ulaşan bu sevgi ve muhabbet Ankara'nın da dikkatlerinden kaçmamıştır. Mesela bu yakın alakayı farkedenlerden biri Ankara Hükümeti'nin Maliye Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek'tir. 1920 yılında Moskova'da bulunan ve Buhara, Hive, Türkistan, Tataristan ve Azerbaycan temsilcileriyle görüşmeler yapan Yusuf Kemal Bey 16 Ekim 1920'de TBMM'de yaptığı konuşmada bu konuda şunları söylemektedir: “Onların bizlere itimadları var... Bizleri muhterem ve mukaddes yerlerden gelmiş insanlar addediyorlar... Bizim milletin mukadderatına bizden ziyade alakadar oluyorlar... Türkiye köktür, burada bulunan onun dallarıdır, diyorlar” [49] .
Netice olarak Türkistan Türklerinin 1920'lerdeki Türkiye'ye bakış açısı, ona yardım etme ve destek olma gayretlerini büyük idealist İsmail Gaspıralı'nın “dilde, fikirde, işte birlik” şiarının bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bu da Gaspıralı'nın XIX. yüzyılın son çeyreğinden XX. yüzyılın başlarına kadar yayın hayatını sürdüren ve Balkanlardan Doğu Türkistan'a kadar bütün Türkçe konuşan halklar tarafından okunan "Tercüman" gazetesindeki fikirlerini Türk Dünyasına yaymada belli ölçüde başarıya ulaştığını göstermektedir. Bu sebeple, Türkiye Cumhuriyeti ile Türkistan'daki Türk Cumhuriyetleri arasında sağlıklı ilişkiler için kardeş ülkeler arasında hızlı ve tarafsız iletişimi sağlayıcı ortak televizyon ve diğer basın araçlarının varlığının çok önemli görevler ifa edebileceğini söyleyebiliriz.
* M. S. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi
[1] Akdes. N. Kurat, Türkiye ve Rusya XVII Yüzyıl Sonundan Kurtuluş Savaşı'na Kadar Türk-Rus İlişkileri (1789-1919) , Ankara 1970, s. 415-416
[2] Bu konuda geniş malumat için bkz. Nadir Devlet, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917) , Ankara 1985, s. 151-163; A. E. Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu , İstanbul 1995, 141-174.
[3] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hümayun no: 56210, 56129, 56206, 56118. Bu konuda bkz. S. Aynuralp, “Belgelerle Türk Birliği”, Türk Dünyası Tarih Dergisi , sayı 12, İstanbul, Aralık 1987, sayfa 5-7.
[4] Kurat, s. 416
[5] Ç. Koçar, “Çukurova'nın Kurtuluşuna İştirak Eden Türkistanlılar”, XI. Tarih Kongresi, Ankara 5-9 Eylül 1990, Kongreye Sunulan Bildiriler , c. VI, Ankara 1994, s. 2382.
[6] a.g.e., s. 2385
[7] Kurat, s. 505
[8] Koçar, s. 2377-2383.
[9] V. Arzumanlı, “Azerbaycan Halg Çumhuriyeti İçtimai-Siyasi Fikir Tarihimizde Yeni Merhale Kimi”, Azerbaycan Halg Çumhuriyetinin Milli Siyaseti , Bakü, 1998, s. 12.
[10] TBMM Gizli Celse Zabıtları , cilt I, Ankara 1985, s. 172 ; T. Swietochowski, Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycanı 1905-1920 , İstanbul 1988, s. 241.
[11] Kurat, s. 440; Esin Güven, I. Dünya Savaşı'nda Rusya'daki Türk Esirleri ve Rusya Türkleri , İstanbul 1996, (Marmara Üniversitesi, Türkiyat Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisan Tezi), s. 21.
[12] E. Güven, s. 25-26.
[13] TBMM Gizli Celse Zabıtları , s. 169; Oğuz Karakartal, “I. Dünya Savaşı Sonunda Sibirya'daki Esir Türk Askerleri Sorunu ve Türk Dünyası Gazetesi”, Sibirya Araştırmaları (Haz. Emine Gürsoy-Naskali), İstanbul, 1997, s. 317-322; E. Güven, s. 116.
[14] Kurat, s. 416.
[15] Kurat, s. 447.
[16] Bütün Rusya Müslümanlarının 1917. Yılda 1-11 Mayda Meskevde Bolgan Umumu Seyzdinin Protokolları , Petrograd 1917, s. 326-329; Devlet, s. 282.
[17] K. Karabekir, İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkanı , İstanbul 1967, s. 313.
[18] Tahsin İybar, Sibirya'dan Serendib'e , Ankara, 1950, s. 85.
[19] E. Güven, s. 102.
[20] Kurat, s. 416.
[21] H. Oraltay, “Mustafa Çokay”, Türk Dünyası Tarih Dergisi , Ocak 1997, sayı 121, s. 15-16; Y. T., Türkistan'da Türkçülük ve Halkçılık , İkinci Bölüm, İstanbul, 1954, s. 61-62.
[22] Ayqap Gazetesi 1914'den naklen Ayqap , (Haz. Ü. Subhanberdina-S. Davitov), Almatı 1995, s. 288.
[23] Voprosı İstorii , 1953, sayı 3, s. 33-49'dan naklen A. İnan, “Türkistan'da 1916 Yılındaki Ayaklanma”, Türk Kültürü , sayı 12, Ekim 1963, s. 29-30.
[24] Y. T.s. 69-70.
[25] Stephane A. Dudoignon, “Orta Asya'da Siyasal Değişmeler ve Tarihyazımı, Tacikistan ve Özibekistan 1987-
[26] Kurat, s. 425.
[27] Buhara Halk Cumhuriyeti 19 Eylül 1924'te Moskova'ya muhalif güçler temizlenerek Buhara Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilinceye kadar, milli güçler tarafından Moskova'dan bağımsız bir şekilde idare edildi. Bu konuda bkz. İ. Yarkın, “Buhara Hanlığı'nın Sovyet Rusya Tarafından Ortadan Kaldırılması ve Buhara Halk Cumhuriyeti'nin Kuruluşu”, Türk Kültürü , sayı 76, Ankara, Şubat 1969, s. 297-303; B. Hayit, Türkistan Rusya ile Çin arasında , s. 264.
[28] Yakın Tarihimiz , 3 Mayıs 1962, Cilt I, sayı 10, s. 292-293; N. Öktem, “Osman Kocaoğlu'nun Ardından”, Türk Kültürü , Eylül 1968, sayı 71, s. 878; M. Saray, Milli Mücadele Yıllarında Atatürk'ün Sovyet Politikası , İstanbul, 1984, s. 55-57.
[29] Z. V. Togan, Hatıralar , İstanbul, 1969, s. 363.
[30] T. Kocaoğlu, “Türkistan'da Türk Subayları (1914-1923)”, Türk Dünyası Tarih Dergisi , Ağustos 1987, sayı 8, s. 47.
[31] Saray, s. 57.
[32] Kurat, s. 416.
[33] Y. T., s. 62-63.
[34] a.g.e., s. 63
[35] Mir Yakup Duvlat, “Qaytsek Curt bolamız”, Qazaq , 10 Eylül 1918'dan naklen Qazaq (Haz. Ü. Subhanberdina-S. Davitov-Q. Sahov), Almatı, 1988, s. 440.
[36] “Günlük Notlarından Önemli Parçalar”, Muhammed Ayaz İshaki Hayatı ve Faaliyeti , Ankara, 1979, s. 216-223; T. Çağatay, “Büyük Türklük Mücahidi Ayaz İshaki”, a.g.e., s. 94.
[37] Y. T. , s. 66.
[38] aynı yer; Yaş Türkistan , 1933, sayı 40'dan naklen Yaş Türkistan , sayı 3, Almatı, 1998, s. 27.
[39] Y. T., s. 65-66.
[40] Yaş Türkistan , aynı yer.
[41] Y. T., s. 66-67
[42] Yaş Türkistan , Berlin, 1933, sayı 41'den naklen Yaş Türkistan , sayı 3, Almatı, 1998, s. 30; Y. T., s. 67-68; Çağatay, s. 94.
[43] Yaş Türkistan , sayı 3, Almatı, 1998, s. 30.
[44] Y. T., s. 67-68;
[45] a. g. e., s. 78-79; Yaş Türkistan, Berlin, 1930, sayı 3-4, s. 38-42; G. Kayhan, Magcan Jumabayulu'nun Hayatı ve Eserleri (Basılmamış Yüksek Lisans tezi), Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi, Türkistan, 1998, s. 45-48.
[46] M. Cumabayev, Şığarmalar , c. I, Almatı 1995, s. 72.
[47] M. Şen, “Milli Mücadelemizi Anlatan Bir Kırgız Şiiri”, Bağımsız Kırgızistan, Düğümler ve Çözümler (Haz. Prof. Dr. Emine Gürsoy), Ankara, baskıda, s. 119-126.
[48] Hüseyin Özbay, Çolpan'ın şiirleri, Metin, Aktarma, İnceleme, Ankara 1994, s. 141-142, 329-331.
[49] TBMM Gizli Celse Zabıtları , c. II, s. 171-1
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
